16 Nisan 2018 Pazartesi

"Dünya Ne Kadar da Güzel"

Karanlık kış sabahlarının en sevdiğim yönü, Doran'ı okula yolladıktan sonra, sabah karanlığında huzur içinde sevdicekle bir fincan kahve içmek ve Aden uyanınca da sarmaşarak, kıkırdayarak, öperek, koklayarak istediğimiz kadar sabah keyfi yapmak. Herhangi bir şeye yetişme derdi olmadan, acele etmeden, tadını çıkara çıkara, o anları iyice içime çekerek, kalbime, aklıma kazıyarak... Bütün gün yapışık yaşasak da, bu sabah keyiflerinin tadı bir başka benim için. Sanırım çalışırken evden kuzular daha uykudayken çıktığım,  onları öperek uyandıramadığım, uyanırken yüzlerindeki gülümsemeyi göremediğim için.

Sabah keyifleri bir başka, ancak günler uzayıp güneş de tatlı tatlı ısıtmaya başlayınca kış miskinliği de sıyrılıveriyor üstümüzden. Adencik de içindeki bahar enerjisinden mi yoksa perdesinin arasından sızan güneşten mi bilmem, daha erken uyanıyor. Hava da üstümüze bir şey almadan çıkacak ve de fenalık geçirtmeyecek kadar sıcak olunca, bize sabah keyfini bahçelere, kırlara, sahillere taşımak kalıyor. 

Sahillerin en güzel zamanı. Henüz kalabalık değil. Plajlar, camping'ler daha açılmadığı için deniz kenarları ıssız. Ister bomboş kıyılarda yürüyüş yap, ister  deniz kenarında otur, ister kumla, suyla oyna, ister taş topla, ister piknik yap, ister eski Türk filmlerindeki gibi bir uçtan diğerine koş. Hatta denize bile kısaca bir girilir ama bizim sıpalar girince çıkmak bilmeyecekleri için denize girmeyi Haziran'a kadar ertelemekte fayda var. Sonuçta Kuzey Ege'de su yazın bile soğuk, fazla da abartmamak lazım:)


Kalabalıklaşmadan sahillerde mi takılsak, yoksa çiçeklerin zamanı geçip otlar sararmadan kırlarda oynayıp çicek mi toplasak? Mor kır çiçekleri, papatyalar o kadar güzel ki insan sadece yanlarından geçerken bile serotonin salgılıyor. Elinde sepetleriyle çicek toplayan, büyük çiçekleri toplarken küçükleri sevip okşayan, baharın kokusunu içlerine çekerken yüzlerinden huzur ve mutluluk akan, kuzularla, oğlaklarla, buzağılarla konuşan  minnaklarımdan mutlusu yok şu ara. Onların "Dünya ne kadar da güzel, çicekler, ağaçlar, doğa, hayvanlar, insanlar, her şey çok güzel." demeleri, kendi uydurdukları çiçekli böcekli şarkıları söylemeleri de  benim serotonin seviyemi geometrik olarak artırıyor. 





Taç yapamasak da bileklik yaptık

Tarlada
Tarlamız bu aralar yemyeşil. Bazı yerlerde minnacık beyaz ve mor çicekler, bazı yerlerde sarılı beyazlı papatyalar, bazı yerlerde tek tük de olsa gelincikler var. Sabahtan akşama tarlada dolaşsak sıkılmayız. Çiçek toplamak, toprakla oynamak, otların arasında kaybolmak, olmaya başlayan erikleri keşfetmek, her gün bir önceki güne göre neler değiştiğini gözlemlemek, bir yandan da yapılacak işler için ortalığı süzmek gibisi var mı? Sebze yataklarını bitirip dikime kadar bostanın kapısını kapadıysak da bahçede yapılacak bir sürü iş var. Çiçekler saksılara alınacak, günlük bakımları, sulamaları yapılacak, dadanan zararlı varsa kendi enzimlerimle ya da en fazla arap sabunu kullanarak mücadele edilecek, yeni fidanlar dikilecek, fidan dipleri çapalanacak, sulama başlayacak, otlar tırpanlanacak, otlar tırpanlanacak, otlar tırpanlanacak:)  Bir sürü iş var dediysem de yanlış anlamayın, bu işler yapmaktan, hatta planlamaktan bile heyecan duyduğum, bitirdiğimde gururla seyrettiğim, günümü, elle tutulur, gözle görülür reel süreçlerle geçirmemi sağlayan ve beni sonsuz mutlu yapan işler... Insanın çok severek, en severek yaptığı işler... Bu işler sayesinde günümün her dakikasında dünyayı, hayatı, doğayı, canlıları, çocuklarımı, kendimi daha iyi tanıyorum. Tanıdıkça daha iyi anlıyorum. Daha affedici, daha hoşgörülü oluyorum. Önemliyle önemsizi, değerliyle değersizi daha iyi ayırt ediyorum. Doğayla, hayatla bütünleşiyorum. Her an öğreniyorum, değişiyorum, gelişiyorum. Sanırım daha iyi bir ben oluyorum. Belki de bu yüzden bu işlerin hiçbirisinden vazgeçemeyişim, birilerine yaptırmak yerine her şeyini kendim yapmak isteyişim. Belki de bu yüzden primitif bostanımın, ne kadar temizlesem de otlarıyla baş edemediğim tarlamın, her yıl anca bir köşesine el atabildiğim bahçemin, en profesyonel ellerde düzenlenmiş bahçelerden, bostanlardan, tertemiz tarlalardan daha güzel gelmesi bana.

Kuşburnu ve böğürtlen. Önleri temizlendi, bu yıl ulaşabileceğiz:) 
Komşu köyde fidan dikimi
Bahçede fidan dikimi:)

Bahar kokoşu
Aden'den mutlusu yok

Bahar Alışverişi
Çocuklar bahçede oynar da Tom içerde durur mu?

Evet, biz her zaman olduğu gibi hayatın bize hediyelerinin tadını çıkarıyoruz yine. Yolunuz düşerse bekleriz :) 😉

31 Mart 2018 Cumartesi

Toprak Gibisi Var mı?

Solda şeftali, sağda erik... 3 günlük saltanat
Hayat dağ köylerinde büyük şehirlere göre çok  daha yavaş aksa da, her anı acele etmeden doya  doya yaşayacak, içimize çekecek, beynimize  silinmeyecekmişçesine kaydetecek kadar  vaktimiz olsa da, burda da çok hızlı geçiyor  zaman. 1 ay sonra 2 yıl olacak hayatımızı  değiştireli, yuvamıza taşınalı. Artık baharın  kendisini ne zaman hissettireceğini, doğanın ne  zaman yeşile bürüneceğini, kuzuların, oğlakların  ne zaman hoplamaya başlayacağını, eriklerin,  kirazların ne zaman çicek açıp ne zaman  yapraklanacağını, bademin, fıstığın ne zaman  uyanacağını, meşelerin kuru yapraklarını  dökmeden birden yeşilleneceğini, hangi kır  çiçeğinin ne zaman açacağını biliyoruz. Ama bu,  merakımızı, heyecanımızı, her yeni ana tanıklık  ederkenki mutluluğumuzu azaltmıyor. Her gün  tarlayı, bahçeyi dolaşıyor, merakla doğanın bize o  günkü armağanlarını keşfediyoruz. Ve her an şükretmeye devam ediyoruz, bu güzellikleri sevdiklerimizle yaşayabildiğimiz için, küçücük bir papatyayla mutlu olup mutlu kalabildiğimiz için ve mutlu yaşamak için daha fazlasına ihtiyaç duymadığımız için...

Meşeler 1 günde değişti.  Bebe kozalaklar da çamları süslemeye başladı.

Istanbul'dayken bahar yorgunluğu diye bir kavram vardı. Burda ise ekstra bahar enerjisi kavramı var :) Doğanın armağanlarına eşlik etmek için zaman kaybetmeden kış etkilerini geride bırakmak istiyor insan. Tarla, bahçe temizlenecek, bu sene sebze dikimi için planladığımız yükseltilmiş sebze yatakları yapılacak, tohum çimlendirilecek, fidan dipleri çapalanacak, otlar tırpanlanacak, evin önündeki alana fare kulağı tohumu ekilecek, yeni fidanlar, yeni çicekler dikilecek, olmazsa olmaz petunyalar pencere önlerini süsleyecek... Bunlara ek olarak mevsimi kısa bahar meyve ve sebzeleriyle yeni lezzetler, tarifler denenecek... Ha bir de günlük rutin işler var ama onları saymıyorum artık.

Gönül istiyor ki bunların hepsini bir kerede hızlıca yapıp bitirelim. Ama orta yaşlı iki kişilik işgücüne sahip olduğumuz için bu pek mümkün değil tabii:) O yüzden iş hayatının bıraktığı "planladığımız her şey aynı anda olsun ve hemen olsun" yan etkisini baskılayarak işleri sıraya koymamız lazım.

   
1. yatak çakıldı
Önceliği sebze yataklarının yapılması aldı. Daha fidelerin dikimine zaman var ama yatakların içine konacak toprak karışımının dikimden en az bir ay önce hazır olması lazım ki   yağmurlar içindeki gübreyi eritebilsin. Yatakları hazır edip  içini serdikten sonra diğerlerini de yaparız nasıl olsa.
Soruyu duyar gibiyim, "Iyi de bu yükseltilmiş sebze yatakları da ne?"

Yükseltilmiş sebze yatağı aslında büyükçe bir saksı. Ister bahçede, ister tarlada, ister evinizin terasında her yere yapabilirsiniz. Geleneksel yöntemlere göre çok avantajı var.  Içindeki toprağı tarladaki tüm toprağa oranla kolayca ıslah  etme,  yüksek olması sebebiyle bel ağrılarımı tetiklemeyecek  olması, daha az yabani ot, daha az çapa, daha az sulama...  Daha ne olsun ki :) Evet başta biraz daha fazla uğraştırıyor ve  yoruyor ama sonrası hem çok daha rahat hem de yıllarca  nerdeyse hiç ek iş gerektirmeden ekip dikmeye devam edebiliyorsunuz. Tam da deneyimlemek istediğim şey. Ve bu yataklar beni en az baharın gelmesi kadar heyecanlandırıyor:)

Az sonra hiç ot kalmayacak
Buncağızı da rahatsız ettim arada




















Yatakları  başta pratik ve hafif bir malzeme olan OSB'den (oriented strand board, bir tür levha) yapalım demiştik, ama sonra içimize sinmedi. Çamların ortasındaki bir tarlada OSB yatak olmaz, olsa olsa çam olur dedik gittik mis gibi çam kestirdik. Masif ahşap haliyle çok ağır. Taşıması, çerçeveler bitince yerlerine koyması biraz zor oldu ama olsun, değdi. Hem OSB'ye göre de daha dayanıklı, muhtemelen hiçbir bozulmaya uğramadan bizi uzuuuuuun seneler idare ederler. Sevdicek yatakları inşa ederken ben de konuslanacakları toprağı belleyip çapaladım. Insan bir avuç toprakta bile daha bir hayran oluyor baharın mucizelerine. Daha iki hafta önce sadece toprak olan bostanda her yer çim, yeşillik, çicek. Belleyip temizledikçe alttan yenileri çıkıyor, onları temizleyince daha da yenisi çıkıyor.  O yabani otlar bile iki haftada nasıl derin kök salıp nasıl da bağlanıyorlar hayata... Bir yandan temizledim, bir yandan içim gitti. Çerçeveler çakılıp taban toprağı da ottan kökten arındırılınca, yeni otlar ve topraktan gelecek börtü böcek  yukarı çıkamasın diye su geçirgen bir örtü serip yatakları da yerine taşıyınca ilk iki aşama tamamlandı. Içeriğini koymak kısa sürer sanmıştım; ama her biri neredeyse 1000 Lt hacimli yataklara kova ve kürekle toprak ve yanmış sığır gübresini  aktarmak hem çok uzun sürdü hem de oldukça yordu. Araya hava muhalefeti de girince 1-2 günde biter sandığım iş on gün süründü.  En sonunda sevgilim bana bir el arabası aldı da hem belim rahatladı, hem de süreç hızlandı.  Coco peat bloklarını suyla açıp, leonardit,  umdemin, kemik unu, kükürt ve meşe külünü de ekleyince 3. aşama da bitti. Buraya yazarken 3-5 satıra sığsa da, çakılan her çivide, vurulan her çapada, atılan her kürek toprakta duyduğum heyecan ve mutluluk gökyüzüne bile sığmadı.  Sırada sardırma çıtalarının ve iplerinin yapımı ve companion planting - kardeş bitkiler prensibiyle yerleştireceğimiz fidelerin dikimi var. Hem yaptıklarımızdan çok mutluyum ve gurur duyuyorum, hem de bir sonraki adım için çok heyecanlanıyorum.

Çok mu güzel, bana mı öyle geliyor?
Zemin tamam, örtüyü serelim


Proud & happy couple
Doran çalışır Aden denetler
Veee final... Yataklar da bitti, ben de bittim :)

Yataklarla tekrar ilgilenme zamanı gelene kadar da bahçedeki diğer işler var, yüzümü güldüren, sabırsız tarafımla mantıklı tarafımı çatış₺tıran, heyecanımı daha da artıran. Bir an önce yapayım da bahçede kuzularımla oynarken, oturup bir şeyler yudumlarken, sevgilimle gün batımının tadını çıkarırken bizi daha da mest etsin dediğim...

Burda yaşamanın belki de en güzel tarafı da bu zaten... Toprakla uğraşmanın, yapılacakların, hayallerin hiç bitmemesi... Her an, her mevsim, her sene, aklı, bedeni, ruhu meşgul tutması, geliştirmesi, beslemesi...



Coco Peat: Hindistan cevizi torfu
Umdemin: Toprağın PH dengesini, su ve besin alabilmesini düzenleyen bir tür toprak desteği
Leonardit: Humik ve fulvik asit içeren bir tür fosilleşmiş gübre

17 Ocak 2018 Çarşamba

Anne, Parlak Olsun, Süslü Olsun


Kalabalıktan uzak, doğayla ve kendinle baş başa olunca özel günler de daha keyifli, daha güzel oluyor ve stresle değil de, hakkettikleri gibi heyecan ve mutlulukla bekleniyor, sindirerek, sakince ve huzurla yaşanıyor. Istanbul'da olsak Aralık başında yılbaşı kalabalığı stresi basardı örneğin. Trafik iyice kötüleşir, bir yere gidilemez ve park yeri bulunamaz olur, market kasaları her gün daha da kalabalıklaşır, işten eve dönüş süreniz uzadıkça uzar... 
Burda bu saydıklarımın hiçbiri yok. Normal yaşam olabildiğince sakinliğiyle devam ederken üstüne heyecan, neşe ve umut eklemek var, tam da olması gerektiği gibi. 


Yılbaşı günü önceden plan yapmadan, kalabalık, otopark derdi olmadan, "Hadi" deyip cümbür cemaat parka gidebilme lüksü.

Tabi bir yandan da büyük şehirlerde neredeyse her sokakta, her AVMde olan parlak süslemeler, ağaçlar, simler yok... Ben de oldum olası severim süslemeleri, ama artık bahçemde bakmaya doyamadığım, her gün yeniden aşık olduğum onlarca ağaç var. Bir gün dallarındaki çiylerle süslenir, bir gün üstünde koşuşturan sincaplarla. Her yıl bir tanesini yılbaşı ağacı olarak görevlendirsem, hepsini görmeye ömrüm yetmez. Ancak evde iki çocuk olunca, hele biri de 3 yaşında bir kız çocuğu olunca, evin içinde de normalden farklı bir süsleme, bir parlaklık gerekiyor tabii. Açıkçası nerdeyse bir ormanın içinde yaşarken eve plastik ağaç almak saçma, gerçek ağaç koymak daha da saçma geldiğinden, alternatif yılbaşı süsü arayışlarına başladık biz de.  

Bahçemizde nereye dönsek çam 💜
Ya da çam ve meşe...

Önce bahçeden topladığımız kozalakları, yaprakları, meşe palamutlarını  boyadık hep beraber. Benim el becerim nerdeyse hiç yoktur, herhangi bir şey oluşturmayı bırakın nerdeyse cetvelle bile çizgi çizemem. Ama bu kozalak ve yaprak boyama işini başardım. Insanlık için adım bile değil, ama benim için çok büyük bir adım. Başardıkça da daha fazlası için motive oldum. Doran bir yerde görmüş, yılbaşı kapı süsü istedi. Hazır motivasyon yüksek, "Hadi kendimiz yapalım." dedim. Bir okul dönüşü oturduk hep beraber masaya. Evdeki kolilerden birini yuvarlak bir çerçeve kesmek için açtık. Evde pergel de olmadığı için halkanın dışı için bir yemek tabağından, içi için de bir kahvaltı tabağından faydalandık. El becerim yoktur dedim ya, kesme becerim de nerdeyse sıfır. Kalın bir kartondan bu halka çerçeveyi makasla kesmem neredeyse imkansız. Daha başlamadan bitti mi acaba diye düşünürken her derde deva mor Kershaw çakımla deneyeyim dedim, hiç zorlanmadan ve oldukça düzgün şekilde kesmeyi başardım (ürün yerleştirme yok,  sadece çok seviyorum çakımı:)).  Sonra hacim vermek için, kullanılmış kağıtları buruşturup halkaya koli bandıyla yapıştırdık. Bu kötü görüntüyü kapatmak için de hepsinin üstüne perdelerin boyu pencerelere fazla geldiği için kestiğimiz perde parçalarından sardık. En son da yerdeki dallardan kestiğimiz gerçek çam iğnelerini, kendi boyadığımız kozalakları, kendi bahçemizden toplayıp parlaklaştırdığımız cevizleri, palamutları, birazcık da hazır aldığımız parlak süsleri Bally ile yapıştırdık ve keten iple Doran'ımın kapısına astık. Yapıştırma için şeffaf slikon kullansam daha kolay olacakmış, bir daha böyle bir şey yaparsam tembellik etmeyip slikonla yapacağım. 

Mor Kershaw 💜💜💜


Kağıtlarla hacim veriyoruz. Nasıl fikir?😂

Çam iğnelerini de keselim

Nasılsa görünmeyecek diye yanlar boş 

Ve final

Oğlanım kapı süsü isterken kızcağızım da gözünü parlak pembe toplara ve led ışıklara dikti. Bahçedeki çamlardan budanan büyükçe ve yamuk bir dalı bir saksıda kendi kestiğimiz odunlarla sabitleyip kendi çapımızda bir ağaç oluşturduk. Iğnelerin üstüne yine kendi boyadığımız çınar yapraklarını, kozalakları, Aden'in istediği parlak topları ve Doran'ın kapı süsünden artan hazır süsleri taktık. Belki biraz komik oldu ama Aden çok beğendi, bizim için dünyanın en güzel ağacı oldu. Yılbaşından on gün sonra zar zor toplayabildik. Kozalaklar, yapraklar ve Doran'ın süsü ise toplanmadı, hep duracaklar:). 

Ağacının başında
Kızcağızımın ağacı. Doğal, parlak ve süslü

Süslerle başlamışken canımız yılbaşı misafirlerimizin de hediyelerini kendimiz yapalım, emek vererek, sevgi katarak hazırlayalım istedik.  Evet el becerim yok, o yüzden ellerimle bir bere öreyim, yetenekli ablam gibi seramikler yapayım deme şansım yok. Ama çok severek yaptığım ve kendimce güzel de yaptığıma inandığım bir şeyler var. Tahmin ettiniz mi? Evet, bilimum yiyecek ve içecek :):)  Yılbaşından hemen önce ancak sofra hazırlıklarıyla uğraşacak kadar zaman olduğu için bu hediyeleri önceden yapmam gerekti. O sebeple yılbaşı ruhuna uygun, dayanıklı, buzdolabı gerektirmeyen, atıştırmalık ve sevilme olasılığı yüksek bir şeyler hazırladım. Tarçın ve zencefille karamelize edilmiş badem, mis gibi köy yumurtasıyla yapılmış, ev yapımı nar ekşisi ile tatlandırılmış beze ve kış çayı. Gerçekten çok isteyerek, sevgiyle yaptım, verdiğim hediyeden çok mutlu oldum. Umarım hediye sahipleri de beğenmiştir:)
Hediyeler...

Yılbaşı sofrası, yiyecek demişken tamamını sevdicekle beraber ikimizin hazırladığı menümüzü de yazayım. Özel günlerde menüye karar vermek benim için çok zor oluyor, belki aynı şekilde zorlananlara faydam olur :)

Gün boyu atıştırmalık:

  • Zencefilli tarçınlı yumuşak yılbaşı kurabiyeleri
  • Çikolatalı ve muzlu cup cake, çikolata ve fındık kremalı frosting ile
  • Çikolatalı top kek 
  • Annemin getirdiği muffin, kahve biskuileri ve mantar kurabiye

30 Aralık akşam yemeği:
  • Fransız soğan çorbası
  • Kremalı mantarlı linguine 

Kahvaltılar:
  • Kıymalı, kıyma-kaşarlı, patates - peynir- otlu gözleme
  • Bazlama
  • Krep
  • Peynir, zeytin çeşitleri
  • Bal-Kaymak
  • Nutella - Fındık ezmesi

31 Aralık akşam yemeği: 
  • Zeytinyağlı pancar
  • Çerkez tavuğu
  • Pembe humus
  • Süzme yoğurt ve cevizli köz patlıcan
  • Zeytinyağlı yaprak sarma
  • Girit Ezme
  • Peynir - zeytin çeşitleri
  • Paçanga böreği
  • Tereyağında karides
  • Çiğ Köfte (ana yemek olarak:)) 
  • Pilav
  • Sosis (köfte de vardı ama unutmuşuz :)) 
  • Ablamların getirdiği limonlu cheesecake 


Içecekler:

  • Ev yapımı ayran
  • Elma suyu
  • Ev yapımı şarap & bira
  • Rakı
  • Saat 00:00 için şampanya

Happy family

Yazıya özel gün stresiyle başladım, süslerle devam ettim, nasıl olduysa yemekle bitirdim :) Aslında biraz da doğum günlerinin yarattığı benzer duygulardan bahsetmek istiyordum ama o da başka bir yazıya kalsın. Her gününüz çocuk sevinciyle dolsun, sevdiklerinizle, sağlıkla, huzurla geçsin...

25 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni Yıl Listeleri

Bu Aralık'ta, yeni yılda yapmam gerekenler için uzun listeler oluşturmuyorum. Daha sağlıklı beslenmek, daha hareketli olmak, açık havada daha çok zaman geçirmek, ailemle daha fazla bir arada olmak, çocuklarımla daha çok oynamak, daha çok okumak, stresten kaçınmak, daha çok gülmek... Eskiden listeme koyduğum ne varsa zaten artık rutin hayatımın bir parçası. Yeni yıldan da tek dileğim her yeni güne ailemle beraber ve sağlıkla uyanabilmek. Bir de öğrenmeye ve öğrendiklerimi uygulamaya devam etmek...

Temizlik sirkeleri
Ruhumu en çok besleyen şeylerden biri öğrenmek oldu her zaman. Sadece okuldan, kitaplardan, eğitimlerden değil, günümü geçirdiğim herkesten, sohbetlerimden,  gözlediklerimden hep bir şeyler öğrendim. Bazen yeni bir bilgi, bazen derin teoriler, bazen iletişimde yapılması gerekenler, bazen yapılmaması gerekenler, bazen doğaya, bazen hayata ilişkin püf noktaları... Son bir yıldır ise doğaya rağmen değil de doğayla beraber kendi kendine yeterek nasıl yaşanır'ı öğreniyorum en çok. Bazen yaşayarak, bazen okuyarak, bazen deneyerek... Doğada kendi kendine yetebilmenin en temel noktalarından biri doğal olanı ziyan etmemek, diğeri de yapabildiğin her şeyi kendin yapmak.  Hal böyle olunca son zamanlarda evi biraz çöp eve döndürdüm.  Mutfak atıkları gün boyu bir torbada birikip akşamları kapının önündeki kovaya, kova dolunca da tarladaki kompost (ev yapımı doğal gübre diye tanımlayabiliriz kısaca) yığınına transfer oluyordu. Kış gelip mandalina ve portakallar mutfağa girince, yeni bir atık sınıfı daha oluştu: Ev temizliği için sirke. Portakal, mandalina, limonların kabuklarını  5 Lt'lik bir şişede biriktirip su ile dolduruyorum, birazcık sirke ilave edip arada havasını alarak 3 ay bekletiyorum. 2-3 ay sonunda süzüp sulandırarak temizlik malzemesi olarak kullanıyorum. Dünyanın en ucuz, en sağlıklı, en doğal yüzey temizleyicisi.  2 şişe de bütün yıl yetiyor. 

Sağdaki şişenin hava çıkışı bitti, soldaki daha genç:)
Bu bahara planladığım yükseltilmiş sebze yataklarıyla ilgili araştırma yaparken ev üretimi enzim konusuna rastlayıp araştırma rotasını hemen bu konuya çevirdim. Neymiş o derseniz, yine mutfak atıklarından yapılan ve sulandırılma oranına göre fidanlar, fideler ve saksı çiçekleri için gübre, pestisit veya insektisit olarak kullanılabilecek organik bir madde. Hatta yazılanlara göre yüksek miktarlarda kullanıldığında kirlenmiş akarsuların temizlenmesine bile yarıyormuş. 
Bu sene yatakların toprak bileşimine iyi bir yatırım yapacağım için bari etkin organizma ve sıvı gübreye para harcamayayım diye hemen 2 şişe de enzim kurdum. 3 ölçü organik atık, 1 ölçü gerçek kahverengi şeker veya pekmez ve 10 ölçü suyu karıştırıp 3 ay kadar bekliyorsunuz ve süzüyorsunuz. Daha sonra amacınıza göre sulandırıp kullanabilirsiniz. Ben 900 gr mutfak atığı, 300 gr pekmez ve 3 Lt su ile yaptım. Hava çıkışı içinse toplu iğneyle 2 delik açtığım balonu kullandım. Ideali fermantasyon kovası ve hava kilidi kullanmak ama böylesi hem daha ekonomik hem de işi biten pet şişeleri de değerlendirmiş oluyorum bir anlamda :)

Şu anda evde 2 şişe temizlik sirkesi, 2 şişe enzim ve tezgah üstünde sürekli duran bir çöp torbası var. Evet ev biraz çöp eve dönmüş olabilir; ama atık değerlendirme ve yeni bir şeyler üretme günlük hayatımıza iyice yerleşti. Hiçbir şeyi ziyan etmiyoruz. Çocuklar yedikleri meyvanın kabuklarını atarken "Anne kompost çöpü nerde? Mandalinanın kabuklarını komposta mı temizleyiciye mi atalım?" diye soruyorlar. Sadece almayı ve tüketmeyi değil, aldığımız birçok şeyi üretmenin mümkün olduğunu da görüyorlar. Bu, onların doğalı oldu. Varsın temizleyici tutmasın, varsın enzim olmasın, bence sırf bunun için bile tüm çöplere değer :) 

Herkese şimdiden planlarını gerçekleştirmek için cesaret bulacağı, tüm dileklerinin gerçek olduğu, sağlıklı ve sevgi dolu bir yeni yıl diliyorum :)


Ev ve minnak el yapımı yılbaşı süslerimiz:) Her şey bahçeden...
Bu da oğlumun el yapımı kapı süsü:) 

30 Kasım 2017 Perşembe

Kışa Doğru...

Bugün hangi gün bilmeye gerek var mı? Pazartesi olsa ne değişir, Perşembe olsa, Cumartesi olsa ne değişir... Saatin bir önemi olur mu, planlanan bir toplantı, iş yetiştirecek bir deadline olmadıktan sonra? Sabaha alarm kurar mısın, trafik sorunun, saatli bir işin yoksa?

Imkansız gibi geliyor ama Doran'ın okulu da olmasa bu soruların hepsinin cevabı benim için hayır.  Doğada modern dünyanın zaman dilimlerinin değil, doğa kurallarının önemi oluyor. Yarın hangi gün önemli değil, ama yağmur yağacaksa örneğin, ona göre planlama yapman lazım.  Uykun geldiğinde yatıp, uykunu alınca kalkabilirsin (bu cümle çocukların da uyuduğu varsayımı üzerine kurulu belli ki); ama çiftçilik yapıyorsan hava ısınmadan kalkıp bahçeni sulaman lazım. Bir sonraki toplantı kaçtaydı diye dertlenmezsin ama kış geliyorsa önlemlerini baştan alman lazım.

Ateş bizi çağırıyor
Bizim evimiz sevdiceğimin deyimiyle yaşayan bir organizma. Yazın genleşen ahşap doğramalarımız havaların soğumasıyla beraber daralır örneğin. Bir önceki kış çekilen slikonları yenilemek, pencerelerin etraflarındaki, sokak kapılarının altlarındaki süngerleri sağlamlarıyla değiştirmek; taşların arasından hava geliyor mu diye kontrol etmek, geliyorsa sıva ya da slikon yapmak  gerekir ki ısı kaybı en aza insin. Şömineyi havaların tam soğumadığı zamanlarda ara ara yakmak, çok soğuk zamanlarda kaloriferi desteklemek ve tabi canın  istediğinde keyif yapmak istersen yağmurlar başlamadan odunları içeri taşıyıp kalınlıklarına göre şöminenin iki yanına dizmek gerekir. Kalorifer dedimse kombimizin düğmesini çevirince çalışan bir sistemden söz etmiyorum tabii :) Katı yakıtla çalışan kocaman bir kazanımız var. Kazanı çalıştırmak için öncelikle içinde ateş yakmak, yakıt yüklemek, fan, yakıt alma, sıcaklık vb ayarlarını yapmak lazım. Her şeyi yapsanız bile yanmayabilir, yakıt olduğu halde yakıt bitti uyarısı verebilir... Üşenmeden yeniden bakmak, yeniden yakmak, yanana kadar vazgeçmemek lazım. Yanınca is bitmiyor bir de, her gün yakıt eklemek, külleri temizlemek, periyodik temizliklerini gerekiyor. Boru temizliğini saymış mıydım? Boru dedimse soba borusu gibi düşünmeyin, çapı en az iki katı. Temizlemekte problem yok ama çıkarıp takmak bir an için kendimi iskemle tepesinde elindeki soba borusunu düşürürken "benim işim mi bu" diye söylenen Adile Naşit gibi hissettirmedi değil :) Ama elbette ki bunlar bizim işimiz, hem beraber olunca her iş daha da kolaylaşıyor.


Dağ taş prina oldu
Bir de yakıt meselesi var. Daha Ağustos sıcakları bitmeden, kalorifer yakmanın düşüncesi bile fenalık geçirtirken kışlık yakıtı almak, getirecek kamyonu, kamyondan tarlaya kömürlüğe indirecek traktörü ayarlamak lazım. Geçen sene kömür yakmıştık, bu sene hem dumanı, hem külü  az olsun diye prina (zeytin çekirdeğinden elde edilen bir yakıt) yakalım dedik. Gelgelelim bu sene yağmur yağmayıp zeytin hasadı da gecikince prina üretimi de gecikti.  Almaya karar vermek bir dert, alıp eve getirebilmek ayrı dert.  Murphy iş başında mıydı bilmiyorum ama yakıtı fabrikasından alıp bize getirmesi için anlaşılan ilk kamyon bozulduğu için prinalarımıza kavuşmamız da kasım ortasını buldu. Prinanın kalorisi kömüre göre daha düşük, bu sebeple toplam miktar da kömüre gore artti tabii, prinalar kömürlüğe sığmadı, bir kısmını dışarı istiflemek zorunda kaldık. Neyse ki şimdilik (burda bir maşallahınızı alalım ki nazar değmesin) yanma ve kül performansından memnunuz, gelene kadar çektiğimiz strese değiyor gibi.



Iş sonrası keyif zamanı
"Anne bu çimler bir harikaaa"




















Doğanın saat dilimi yağmur, fırtına, soğuk, don olaylarına yaklaştığında dış mekanla olan randevular öncelik istemeye başlıyor. Bir yandan sonbaharın güzelliğinin tadını çıkarırken bir yandan da geçen sene hazırlıksız yakalandığımız donmaya karşı önlemleri artırıyoruz bu sene. Dışardaki su borularının büyük bir kısmını yaz sonu toprak altına aldık, ancak zemin kaya olduğu için bazı kısımlar açıkta kaldı. Onlara da önce izolasyon borusu takıldı, sonra da üstleri aluminyum kaplı cam yünüyle örtüldü. Bu ikinci malzemeyi nerdeyse yazdan beri arıyorduk, son anda havalar tam soğumadan bulunca çok sevindik. Bu sene umuyoruz ki daha az donma sorunuyla karşılaşacağız, yine de her ihtimale karşı hava durumu eksileri işaret etmeye başladığında su stoklarımızı tamamlayacağız. Adencik her gün "Kar isterim kış isterim" diye söyleniyor şu ara, bizim acelemiz yok ama inşallah hazırlıklar sayesinde kışın tadını da daha fazla çıkarıp Adenciği de  kış keyfiyle daha fazla buluşturabileceğiz bu sene  :) 

Bostanı söktük ama maydanozlar coşt

Bahçemizin mantarları


Yol Arkadaşlarımız

24 Ekim 2017 Salı

Dağ Köyünde Alışveriş ve Aktivite Zamanı :)



Dikkat! Yüksek derecede orta yaş domestisizmi içerir.

Mevsimler değişmeye yüz tuttuğu zaman insanın içinde uyanan yeni döneme uyum sağlama dürtüsünü biraz değişik yaşadık bu sene. Eskiden olsa bıkmadan usanmadan vitrin bakar,  gardrobu yeni sezon kıyafetleriyle günceller, saçları sonbahar renklerine büründürür, tenimizi rüzgardan soğuktan koruyacak kremleri raflara dizer, yeni tabak çanak, ıvır zıvır bakınır, kulüp açılışlarını ve konserleri takvime eklerdik.


Peki bu yıl da bir şeyler alma dürtüsünü hissetmedik mi, hem de nasıl hissettik.  Kılık kıyafet, çanak çömlek  değil ama:) Zaten burda insanın fazla bir kıyafete ihtiyacı yok. Yazın serin tutacak iki şort 2 t-tshirt, kışın sıcak tutacak 2 pantolon 2 polar yetiyor da artıyor. Bahçe bostan işlerine bir şalvarı; boya cila gibi işlere de 10-15 sene önceden kalan ama sevdiğim için sakladığım eski bir pantolonu ve rahat bir askılımı ayırdık mı tamamdır (yazar burda 2 çocuk ve bu kadar yemeye rağmen hala eskilere sığabiliyorum mesajı veriyor ve bu daha ne kadar sürecek diye merak etmeden duramıyor😊). Yeniymiş, tarzmış, çeşitmiş, farklı modelmiş, bir de bundan olsunmuş, burda anlamsızlaşıyor. Kozmetik alımı zaten neredeyse sıfır, saç ne renkmiş, krem kaç çeşitmiş önemsiz. Birer deodorant, vazelin, dudak kremi. O kadar. Evdeki tabak çanak zaten gereğinden fazla, iş gördükleri sürece başka bir şeye gerek yok. Yapraklar kozalaklar en güzel dekorasyon malzemesi. Burdan da alınacak bir şey çıkmadı:) Ha belki sadece bıçakları bunun dışında tutabilirim. Bıçağa zaafımız olduğu doğrudur, ama o konuya da el atmadık değil. Sevdiceğim home made bıçak yapımına başladı, yakin zamanda WMFe rakip olursak şaşırmayın (şaka :)).


Herhalde vücut ve beyin yaşadığı coğrafyaya bizim düşündüğümüzden de hızlı uyum sağlıyor ve istekler de buna uygun şekilleniyor yine.  Aslında bu uyumu ilk yeme içme alışverişinden farketmiştim (tabi ben başka neden farkedecektim ki zaten 😂). Istanbul'dayken tadları kokuları bir seye benzemese de yaz kış domates, elma, markette ne bulunursa alınırdı. Burda mevsimi, sezonu geçtikten sonra insanın canı bile istemiyor, vücut otomatik olarak sağlıklı ve doğal yaşama evriliyor kendiliğinden. Kışın pancarsız yaşayamazken yaz başı küt diye kesiliyor yeme isteği. Pancarın yerini mevsimi gelen deniz börülcesi alıyor mesela. Mevsiminde kilolarca tüketilen elma civar bahçelerde bitince aklında ve gönlünde de bitiyor, bir sonraki kışa kadar yerini yaz meyvelerine bırakıyor.  Salatalık yerini havuca, enginar mısıra bırakıveriyor tezgahlarda hala olmalarına rağmen. Yazın kahvaltıdan ekmek üstüne, yemekten salataya her şeyin olmazsa olmazı domates Eylül'le beraber veda turları atıyor. Bu veda turlarını atarken de işte "alma" dürtüsünü tetikleyiveriyor. Neyi mi? Toprak için eksik alet edevat, salça karıştırma için dev tahta kaşık, salçalık ve buzluğa atmalık bolllca domates ve biber (benim diktiklerim salçaya yetmedi bu sene, pazardan aldım. Inşallah seneye salçalar da kendi tarlamdaki domateslerden olur), turşu kurmalık kornişon, jalapeno, lakerdalık palamut, yeni likör yapmalık tatlı, nar ekşisi yapmalık ekşi narlar... Bir de ilginçtir bu sene gözüm de doymak bilmedi nedense. "Buzluğa bir 10 kilo daha domates atayım, bir posta daha salça yapayım, dur biraz da barbunya koyayım" derken kış hazırlığı işleri geldi baş köşeye oturdu gündemde. Şöyle bir düşündüğümde, bunlar hep orta yaş meşgaleleri, niye benim canım bunları istiyor diye bir ara canımı sıkacak oldum, sonra hatırladım ki 3 ay sonra 40 yaş bitiyor, zaten orta yaş oldum 😂. Kendimi beyazlayan saçlarıma, kırışan göz kenarlarıma rağmen 20-25 yaşında sanmaya devam etsem de artık bir orta yaşlıyım, içimden gelenlerin de buna uygun olması normal tabi:) İçimden gelen isteklerin klasmanıyla barışınca koyuldum işlere...


Odun ateşinde salça... Bir de is gözleri ve genzi yakmasa :)
Eskiden salça sevmezdim, yemezdim de. Hele ki bir tarifte biber salçası görsem tariften vazgeçerdim. Meğerse hazır satılan salçalar, püreler gerçek salça değilmiş, burda farkettim.  Geçen sene denemek için çok az miktarda yapmıştım, kabuklarını soyup, çekirdeklerini çıkarıp, tam geleneksel metodlarla. Bu sene bizim standartlarımızda oldukça iyi bir miktar yaptım, 20 kg domates, 10 kilo biber. Miktar çok olunca - hoş ben çok diyorum ama burda gülüyorlar bu miktarlara- pratikliği artırma gereği doğdu tabi. Çeşitli sistemler denedikten sonra en pratik olduğuna karar verdiğim yöntemse, domatesleri biberleri iyice yıkayıp birkaç parçaya böldükten sonra tencereye atmak ve yumuşadıkça el blender'ıyla çırpmak oldu. Hem salça suyunu çektikten sonra iyice fokurdayıp evde her yere sıçramasın, hem de mis gibi açık havada odun ateşinde pişsin, ateşin kokusu sinsin diye bahçede ateşi yaktık, odun ateşine özel edindiğimiz dev tencereyi üstüne oturttuk, kaynattık, kaynadıkça çırptık.  Içine dayanıklılığı artırsın ve lezzet versin diye bolca dağ kekiği, 3/4 kase kadar da kaya tuzu ekledik. 3-4 kere çırpmak yetti, ne kabuk ne çekirdek hiçbir şey kalmadı. 3-4 kg civarı salçamız oldu, bizi yaza kadar rahat rahat idare eder. Ama işte artik iyice evcil olan bu orta yaşlı insan salçayla duramadı, 20 kg kadar da domatesi rendeleyip buzluğa attı. Hatta bir ara acaba ben domatesi değil de rendeleyip stoklamayı mı seviyorum diye kendimden şüphe ettim. Eskiden kaynatırdım, 2 yıldır rendeleyip direk buzluğa koyuyorum, yaza kadar sos, çorba, kahvaltılık, yemek her şeyde kullanılıyor hiç de bir şey olmuyor :)
Paket paket domatesler buzluğa...
Salça neredeyse hazır

Jalapeno kıyımı
Geçen sene turşu yapmaya küsmüştük, ama bu sene pazarda turşulukları görünce canımız çekti tabii ki ve yeniden denedik. Kendimizi frenleyip fazla almadık güya ama yaptığımız Jalapeno, kornişon en az bir yıl yeter. Bu sene turşu işini de kıvırdık ya, hemen daha fazlası akılları kurcalamaya başladı. Şimdi bir de Sauerkraut (Özellikle Almanya'da çok tüketilen,sadece kendi suyu ve tuzla yapılan probiyotik beyaz lahana turşusu - bildiğimiz lahana turşusundan farklı olduğu ve kelimenin tam çevirisi olmadığı için orijinal kelimeyi kullandım.) yapalım, turşuları tamamen probiyotiğe çevirelim gibi. Bir şeyi başarınca hemen daha iyisini, daha farklısını, bir adım ötesini yapmaya çalışma refleksi yerleşmiş, sanırım bir tür kalıcı meslek hasarı :) Yapmışsın işte daha ne istiyorsun, otur artık, zorun ne? Zorun ne sorusuna rasyonel bir cevap hala bulamadım, bulurum inşallah bir gün:)


Nar likörü loading...
Geçen kış hazırladığımız likörlerin nerdeyse tamamı bitti. Bu sene vişneyi kaçırdım, o yüzden çeşitlerimiz nar ve kokulu mandalinayla sınırlı olacak. Geçen sene likörleri de  yaparken farklı yöntemler denemiştim, sanki meyvanın önceden alkolde bekletilip şekerinin ve suyunun sonradan eklendiği formül daha iyi bir lezzet sağlamıştı. Bu sebeple 2 kg kadar narı ayıklayıp karanfil, çubuk tarçın ve biraz rende muskatla beraber alkole yatırdım. Bir ay her gün çalkalandıktan sonra şekeri ve suyu eklenecek. Ekşi nar çıkınca da narların suyu sıkılacak ve başka hiçbir şey eklenmeden kaynaya kaynaya nar ekşisi olacak. Aklınızda olsun, bu şekilde yapılan nar ekşisi sıvı oluyor, pekmezimsi kıvam için şeker eklemek gerekiyor. Çok özel bir amacınız yoksa şekere de gerek yok bence, varsın sıvı olsun:) 


Palamutları suya yatırdık
Biz karı koca biraz mezeciyiz, her akşam sadece meze yesek şikayet etmeyiz. Şimdiye kadar balıklı soğuk mezelere pek bulaşmadıysak da bu yıl palamutlar bitmeden lakerda yapalım istedik. Lakerda aslında torikle olur-muş ama bu yıl buralara torik hiç düşmedi. Öğrenmek için sonuçta palamut da olur, neden olmasın? Palamutları takoz kestirdikten sonra omurilik kemiği etrafındaki deliklerden kanları ve siniri iyice temizleyip su ve buz ekleyerek dolaba kaldırmak ve iyice temizlenmesi için suyu her gün değiştirmek kadar basit bir hazırlığı var. 3-4 günde kandan tamamen temizleniyor ve kaya tuzunda 2-3 hafta bekleterek pişirme aşamasına geçiliyor. Bizimkiler henüz pişmedi, güzel olursa seneye devam.




Kompost yığını
Kendi kendine yetebilme mantığı aynı zamanda doğal  atıkları da yeniden doğaya döndürmeyi ve yeniden onlardan faydalanabilmeyi de içeriyor. Ne zamandır aklımda olmasına rağmen sıra kompost yapımına anca geldi. Kompost çok temel olarak doğal atıklardan oluşan bir nevi ev gübresi demek. Özellikle mutfak atıklarını, bahçedeki kuru yaprakları, biçilmiş çimleri değerlendirmek için çok iyi bir yöntem. Ben kompost yığınını tarlaya hazırladım ama kova kullanarak evde de yapabilirsiniz. Şimdilik kurduğum yığın soğuk kompost yığını. Atık oldukça yığına ekliyorum ve üstünü hava alacak şekilde örtüyorum o kadar. Soğuk kompost biraz tembel işi aslında, beklemek dışında bir şey yapmıyorsunuz ama kompostun oluşması 1-2 yılı bulabiliyor. 18-20 günde hazır olan ve sıcak kompost denen ayrı bir yöntem daha var (Berkeley methodu da deniyor) ama onun için gerekli olan kuru materyali hazır edemediğim için sıcak yığını ilkbaharda kurmayı planlıyorum, bilahare bu konudaki öğreni ve deneyimlerimi de yazarım:)


Let's walk
Kendimizi kış yeme içme hazırlığı işlerine verdiysek de, bu aslında bizim – daha doğrusu benim tam, Suat'In yarı mesaisi - mesaimiz. Mesai dışı zamanlarda bahçemizin, çevremizin ve evimizin tadını çıkarmayı ihmal etmiyoruz tabii ki:) Tenha sahilde dolaşmayı, boşalan kumsallarda oynamayı, denizin içinde koşuşturmayı çok seviyor bizim veletler. Hava izin verdikçe biz de atıyoruz kendimizi sahile. Eskiden denize ayağını bile yılda sadece 1 hafta hadi bilemedin on gün sokabilen bizler için bunun ne büyük bir lüks, ne büyük bir mutluluk olduğunu anlatamam.
Soğuklar bastırmadan bahçemizde çamların altında oturmak, köyler arasındaki ormanları, çamların bıçak gibi kesilmesiyle başlayan çınarları, kuruyan yaprakları görmek, yaşamaksa her gün ayrı bir heyecan, ayrı bir mutluluk.  Güzelim Kazdağı'na başka bir açıdan bakmak, denizi bir gün masmavi, bir gün bulutların içinde görmek, hepimizin ruhunu besliyor. Şu ara tek derdimiz hangi köyden geçsek, hangi manzarayı seçsek. Ne diyeyim, en kötü günümüz böyle olsun...

Bazen gökle aynı renktir deniz

Bazen de bağırır mavinin deniz tonunu 

Gün de bir başka batar sonbaharda...

Kayalar Köyü yolu bir ayrı çeker bizi, gerekirse yolu uzatırız.

Dizine kadar kuru yaprağa batmak gibisi var mi?


Gökyüzü de bazen yaz renginde...

Bazen bulutun içinde...