25 Eylül 2018 Salı

Çocuk Gibi Çocuk...

Eşimle beraber işi, gücü, büyük şehir hayatını bırakıp bir dağ köyüne yerleşme kararı almamızın en temel ve önemli sebebi, birbirimizle ve çocuklarımızla daha fazla beraber olma, günün sadece 1-2 saatini değil, hayatın her anını paylaşma hayalimizdi. Çok fazla bir şey değildi aslında istediğimiz. Sabah 6:30da çocukları uzaktan severek evden çıkmak yerine, öperek uyandırabilmek, kahvaltılarını bakıcılar ya da okullar yerine kendimiz hazırlayabilmek, okula sarmaşarak, sevişerek uğurlamaktı.  Eve döndüklerinde karşılarında bir başkasını değil de bizi görmelerini; anlatmak istediklerini, heyecanlarını, tutkularını, mutsuzluklarını, sevinçlerini sıcağı sıcağına, beklemek ve sınırlı bir zamana sıkıştırmak zorunda kalmadan paylaşabilmelerini sağlamaktı. Günü birlikte karşılamak, birlikte yaşamak, akşamları yine birlikte uğurlamaktı...  Çocuklarımız sevildiklerini her an görsünler, duysunlar, hissetsinler ve okulda, evde, doğada olabildiğince çocuk olabilsinlerdi.  

Çok fazla bir şey değildi, ama buraya gelmeseydik asla ulaşamayacağımız bir hayaldi. Hayallerin gerçekleşmesi gibi güzel bir şey var mı? Şimdi, özlemle beklediğim zamanları unutmadan, her saniyenin tadını çıkararak yaşıyorum tüm bu anları. Günlük hayatın en sıradan, belki bazen bıktıran işleri, benim için dünyanın en büyük mutluluğu çünkü.  Okul açılma telaşım hiç yok. Toplantı olacak nasıl gideceğim stresim yok. Biri sabahçı diğeri öğlenci; ama bütün gün gitti derdim yok. Hafta çok koşturmacalı geçecek sıkıntım yok... Bütün günüm, bütün zamanım, bütün enerjim onların. Beni de daha fazla mutlu eden bir şey yok...

Yaşasın toplantı, öğlen de oğlumu görebildim:)
Minnak kızım, en küçük aşkım Aden'im de bu hafta yuvaya başlayınca, bir zamanlar imkansız gibi görünen  bu basit hayali gerçekleştirebildiğim için ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hatırladım, bol bol da gözyaşı döktüm mutluluktan. Uyum günlerinde bahçede sırtımı ağaca yaslamış beklerken kitap okuyabildiğim için, "bitse de bir an önce ofise dönsem" stresim olmadığı için, sürekli maillerimi kontrol etmek yerine tüm dikkatimi benimle kardeşini beklemeye gelen oğluma verebildiğim için, zaman sıkıntım olmadan her gün kendi ellerimle okula götürüp kendi ellerimle okuldan alabildiğim için ...

Yuvanın bahçesinde Aden'i beklerken


Okul da güzel kavuşmak da


Okulların açılmasını da bahane edip burdaki okul durumundan bahsetmek istedim. Belki benzer hayalleri olanlar vardır ve çocuklar ne yapar diye merak ediyorlardır... Sadece kendi deneyimimizi ve de kısaca yazacağım ama başka merak ettikleriniz olursa yorumlarda sorun lütfen:)


Ilk gün pozu
Taşınma zamanı olarak kendimize çektiğimiz kırmızı çizgi Doran'ın ilkokula başlama zamanıydı. Tüm hayat şeklimizi değiştirip bilmediğimiz bir yaşama geçerken bir de okul değişkeni denklemde olsun istememiştik. 1-2 ay öncesinden okullarla konuşup içimize sineni seçeriz diye düşünüyorduk. Bizim buralardaki köylerde okul yok. Çocuklar taşımalı sistemle -ücretsiz servis gibi düşünebilirsiniz- gelip gidiyorlar. Eğitim tam gün, sabah 8:30-9:00 gibi başlıyor, öğleden sonra 15:00 civarı bitiyor. İlçede oturan çocuklar öğle yemeğine eve giderken, köyden gelenlerse Çanakkale'den onlar için gelen yemeği yemekhanede yiyor. Öyle başta benim zannettiğim gibi okul seçemiyorsunuz. Okul, adresinize göre belirleniyor - hoş bu tüm devlet okulu sisteminde böyle, buraya özel değil-. Sınıfların olabildiğince dengeli olması için ilk gün ilçeden/köyden gelen, anaokuluna giden/gitmeyen, kız/erkek alt gruplarından eşit sayıda ögrenci içerecek şekilde kuralar çekiliyor. Öğretmenler de kurayla belirleniyor. 
Ödevler, projeler, araştırma konuları çocukların kendi yapabilecekleri seviyede. Yıl sonuna doğru, gösteriler ve sergiden oluşan bir şenlik düzenleniyor. Gösteri dedimse, çocukların bahçede çocuk gibi dans ettiği, grup oyunları oynadığı ve çok eğlendiği bir şenlik.  Sergi ise zaten yıl içinde yaptıklarından oluşuyor. Oğlum bu yıl 3.sınıfa gidiyor ve geçtiğimiz dönemde gözlemlediğim kadarıyla içerik, bir çocuğun hayatında, eğitiminde, gelişiminde okula düşen payı yeterince karşılıyor. 
Çocukların kültürel, sanatsal ve sportif ilgi alanlarını desteklemek için ilçe halk eğitim merkezlerinde birçok kurs açılıyor her sene. Sayısı çok fazla olmamakla beraber özel kurslar da var.

Antrenman zamanı
En güzel pota



















Spor Aşkına

Sınıf gezisi sabahı
























In love with Troy

Aikido yok ama Taekwondo var

Ilkokulun aksine yuva ve anaokulu yarım gün. Sınıflar 13-14 kişilik.  Hem sabahçılara hem de öğlencilere ara öğün çıkıyor. 3 yaştan itibaren yuvaya alıyorlar. Aden gitmeyi çok istediği için 4 yaşında başladı, istemeseydi bir sene daha göndermezdim, doya doya bir yıl daha birlikte geçirelim diye.   

Ilkokul sonrası da normal ortaokul, lise, fen lisesi, yüksek okul ilçede var. Çanakkale'de lise kazananlar için servis de organize ediliyor. Zaten Çanakkale 45 dk, 1 saat mesafede:) Bakalım o zamanlar biz nerde olacağız, çocuklarımız nerde olmak, ne yapmak isteyecekler... Keynesyen bir yaklaşımla 'in the long run we are all dead' diyerek biz bu konuyu kendi zamanına bıraktık.  

Çocukların okul ve gidiyorlarsa kurs dışındaki zamanları ise, doğanın içinde, deniz kenarında, ormanda, parkta, evde, tertemiz havayla, hayvanlarla, ağaçlarla, çiceklerle, oyunla, yaşam alanlarına ilişkin sorumluluklarla ve her şeyden önemlisi aileleriyle geçiyor. Hem  çocuk gibi çocuk oluyorlar, hem istedikleri şekilde oynuyorlar, hem sorumluluk alıyorlar, hem de en doğal haliyle bağımsızlıklarını ve güvenlerini perçinliyorlar. Bunların çoğu büyük şehirde  ancak özel bir hafta sonu aktivitesi olur belki; ama burda normalleri, standartları, doğalları. İşte belki de o yüzden, her yer çam olmasına rağmen tohumdan yeni çıkan bir çam görmek bile mutlu ediyor onları... Her yeni çicek heyecanlandırıyor... Papatyaların bitmesi, bahçede at ya da keçi beslenmemesi üzüyor, bahçede keşfettikleri her yeni ot sevindiriyor. İşin güzel tarafı ise bu anlar hiç bitmiyor :)

En sevilen iş sulama...
Yok yok dalından meyva toplama
Kendi kahvaltısını hazırlayanlar


 
Her iş beraber, mantı bile
Analı kızlı salıncak
O satranç oynanacak


Ormanda
Istop!
















Çünkü neden koltukta okusun?




Harçlıklar gitti



Benim kendi adıma en çok önem verdiğim ise, böyle bir yaşam modeli içinde çocuklarla beraber çok zaman geçirmemiz. Onları gerçek anlamda anlamak ve  tanımak için bol bol zaman ayırabiliyor, sorularını dinleyip cevaplayabiliyor, ilgi alanlarını yakından gözleyebiliyor, destekleyebiliyor,  değişimlerine şahit olabiliyor ve vizyonlarının bizimkinin ötesine geçmesi için bol bol sohbet edebiliyoruz. Kendi değerlerini, kendi doğrularını oluşturmaları, farklılıklara saygı duymaları, kendileri olmaları, kendi hayallerini kurup gerçekleştirmeleri, belki de en önemlisi mutlu olup mutlu kalmaları için onlara model olabiliyoruz. Her şeyden önce ise, onları ne kadar çok sevdiğimizi bin kat daha fazla söyleyebiliyor, 1000 kat daha fazla hissettirebiliyor ve amaçsızca gülüp oynayabiliyoruz... 


🙏










31 Ağustos 2018 Cuma

Bir Yazın Daha Sonuna Gelirken...

Yaz bu sene erken gelmişti buralara. Papatyaların sezonu çabuk geçmiş, yeşil kırlar hızla sararmış, bitki örtüsü zamanından önce yazlık dikenlere dönüşmüştü. Meyveler, sebzeler de bu hızdan nasibini almış, mutfaklara 1-2 hafta erken girip  kendilerinden sonra gelenlere aynı şekilde erken devretmişlerdi yerlerini. 

Ekim dikim planını hazırlarken yazın aceleciliğini öngörüp bu hızdan faydalanma şansını kaçırsak da, yükseltilmiş sebze yatakları ve kardeş bitkiler prensipleri sayesinde açığı ürün anlamında kapattık . Aylar süren teorik çalışmanın işe yaradığını görmek, haftalarca verilen emeğin karşılığını gözle görülür, elle tutulur ödüllerle almak kadar tatmin edici şey az bulunur gerçekten. Hızla ürüne yatan salatalıklar, her gün bir önceki günden daha da büyük toplanan kabaklar, sepet sepet domatesler, çıtır çıtır, Aden'in bile yediği biberler...



                     
Ürün o kadar bol ki ne yapacağımızı şaşırdık bir ara. Domatesler tüketim hızımızın çok üstünde verince yaz ortasında rendeleyip buzluğa attık, 3-4 kilo domatesten susuz soğuk domates çorbaları yaptık, kabakları tüketmek için yaratıcılığımızın sınırlarını zorladık. Güveçti, dolmaydı, rendesiydi, ızgarasıydı, kızartmasıydı, sandaldı yetmedi kahvaltılara kabak tabanlı pizza, yufka yerine kabak kullanılan peynirli börek, hatta çocuklara çikolatalı kabaklı kek yaptık (evet bayıla bayıla yediler). Bu seneki öğrenilerimizden ilki de işte bu oldu: kabak. Istiap haddimizi doldurduk sanırım, seneye kabak dikmeyeceğiz:) 




Burda doğal toprak sebze gelişimi için yetersiz olduğu için sebze yataklarımızın içeriğini çok özenerek hazırlamıştık. Verime etkisini her gün ürünleri toplarken sevinerek gözlemledik. Bir başka etkisini ise 3-4 gün bostana uğrayamadığımız bir sürenin sonunda yaşadık. Domateslerin hem bitkileri hem meyveleri fazlaca büyüyüp ağırlaştıkları için yukardaki iplerini koparıp devrilmişler. Bazısı dallarından, bazısı gövdelerinden kırılmış. Patlıcanları yatırmışlar, fesleğenler ezilmekten pestoya dönmüş... Bu manzarayla karşılaştığımda ne kadar hareketsiz durdum,  gözlerim ne kadar dolu kaldı bilmiyorum. Toparlanınca zarar gören yerleri elimden geldiğince budadım, sağlam yerlerden yeniden askıya aldım, patlıcanları düzelttim, içim acıya acıya eve yollandım. Bundan 1-2 hafta sonra ise şiddetli fırtınada ipleri kopan salatalıklar kendilerini ezdi. Onlardan da kurtarabildiğimi toparladım.
Öğrenmenin sonu hiçbir zaman yok, hele ki tersliklerden ders çıkarmayı biliyorsak.  Gelecek yıl özellikle domatesler için daha sağlam malzemeden daha sağlam kafesler yapmayı defterime not ettim. Salatalıktı, fasülyeydi askıya alınacak diğer sebzeler için de sistemi değiştirmek gerekecek. Elbette ki gelecek yıl da aksilikler çıkacak, biz de onlardan öğrenmeye, öğrendiklerimizi uygulamaya devam edeceğiz. 

Bahçeye kuzularımla diktiğimiz fidanlardan şeftali de minnacık boyuna bakmadan meyve verdi bu sene. Toplasan 2-3 kilo etmeyecek o şeftali bize o kadar bereketli geldi ki... Meyve olarak yedik, tatlılara, tartlara koyduk, kendi şeftalimiz diye mi bilmem, tadına kokusuna hayran olduk. Erikleri zaten iki yıldır sadece ağaçlarımızdan yiyorduk, bu sene şeftaliyi de "sadece kendi bahçemizden yenecekler" listesine kattık.




Toprak sebze gelişimi için, daha doğrusu sonradan dikip yetiştirmeye çalıştığımız tüm bitkiler için yetersizse de, kendi özelliklerine uygun bitkilere cömertçe açıyor kollarını. "Beni ıslah etmeye çalışmayın, ben aslında verimliyim ama kendi bitkilerim için verimliyim." dercesine... Böğürtlenler, kuşburnu bu sene coştukça coştu. Nedense böğürtlenin yeri bir ayrıdır bende. Çocukluğumdan beri yollarda, dağlarda karşıma çıksa da toplasam diye umutla bakarım hep...O umudu, heyecanı, sevinci yaşamak için kendi bahçeme inmem yetiyor artık. Dikenlerin bacaklarımı her çizişinde, olgun böğürtlenlerin elimi her boyayışında, henüz olmamışların ekşiliğinin yüzümü her buruşturuşunda aynı duygular  dolup taşıyor içime. Kuşburnu derseniz bizde ne çayına, ne kurusuna, ne reçeline, ne marmeladına talep var, o yüzden  çiçeklerinin güzelliğiyle yetiniyoruz. Arzu eden varsa gelip toplayabilir:)
Bu yıl bir de bahçemizde sumak olduğunu keşfettim. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Hem bir baharatı daha kendimiz yapabileceğimiz için, hem de tarlada kendiliğinden yetişen bir bitkiden daha faydalanabileceğimiz için. Dağdan topladığımız kekikleri ve naneleri kurutup hazırlamıştık, sumak da kurutulacaklar kervanına katıldı böylece. Araştırdığım kadarıyla yapımı baya zahmetliymiş, bakalım inşallah beceririm :)

Sumak, nane ve kekikle beraber, turşu, salça gibi işler saatleri işgal edecek  birkaç güne kadar.  Bir yanda yazın son anları ve artık boşalan sahiller, diğer yanda içimi kıpır kıpır eden sonbahar ve sonbahar hazırlıkları... Neyse ki  seçim yapmak zorunda değiliz, her ikisinin de tadını doya doya çıkaracak kadar zamanımız var:) 



Bahçeden lavantalar...









6 Haziran 2018 Çarşamba

Bugün Çok Güzel Bir Gün Oldu

Bahçeyle uğraşmanın, bir şeyler ekip biçmenin en sevdiğim tarafı, çocuklarımla beraber  hepimize hitap eden yeni bir şeyler öğrenmek. Bir şeylere emek vermenin, bir şeylerle bağ kurmanın, üretmenin tadına varmak. Sonuca ulaşmak için süreç odaklı olmayı öğrenmek, sürecin her aşamasının aslında sonuçtan daha değerli olduğunu farketmek. Ve bunları hayatımızın çok doğal bir parçası haline getirmek.

Tarla adeta bir ot ormanı  
Geçen kıştan beri okuyup araştırdığım, baharın erken döneminde yapımı ve içini doldurmakla uğraştığım yükseltilmiş sebze yatakları ve kardeş bitkiler projemizde, fideleri dikmemizle beraber projenin gelişme aşamasını da gözlemlemeye başladık. Yataklar gerçekten i-na-nıl-maz oldu. Hazırlaması biraz uzun sürdü, yordu ama fideleri diktikten sonra o kadar rahat ettim ki kovayla taşıdığım toprakların yorgunluğu bile uçtu gitti.

Toprak, hem içeriği hem de üzerine basılmaması sayesinde  o kadar yumuşak ki, işler elle parmakla bile kolayca halledilebiliyor. Yatak dışındaki alanlar ot ormanı haline gelse de, alttan gelen yabani ot da olmayınca ot temizliği de tek tük gerekti. Geçen sene neredeyse her gün elimde çapa saatlerce toprak kabartma, ot temizlemeyle uğraşırken, bu sene bütün o zamanlar bana kaldı. Geçirgenliği ve suyu iletme kapasitesi de tarlaya göre çok daha yüksek olunca, bir de dikimi de kardeş bitkiler prensiplerine göre yapınca ürünler kendilerini göstermeye başlayana kadar sulama ihtiyacı da çok çok az oldu.



Dikim günü
Kardeş bitkiler nedir derseniz, birbiriyle sinerjistik etki gösteren, topraktan aldıkları ve toprağa verdikleri maddeler birbirini tamamlayan, birbirlerini etkileyen zararlılara karşı koruyucu etki gösteren, birbirlerinin güneş, gölge, sarınma, yayılma gibi ihtiyaçlarını tamamlayan, bu sebeplerle ayrı ekime göre daha sık ekilebilerek toprağın daha verimli kullanılmasını sağlayan ve sonuç olarak da beraber ekildiklerinde daha fazla ürün getiren bitkilere kardeş bitkiler deniyor.  Halk arasında 3 kızkardeş diye bilinen mısır, fasülye, kabak; aslında kardeş bitkilermiş mesela. Ya da domates, biber, patlıcan; sadece bir şarkı olmayıp birbirini çok iyi destekleyen  3 kardeş bitki. Yine hep havuçla dereotu beraber ekilmez denir, onun da sebebi bu iki bitkinin uyumsuz bitki olması aslında. 
Özellikle ABDdeki tarım fakültelerinin halka da açık kaynaklarında bu konuda birçok bilimsel çalışma, liste, teorik bilginin yanında pratikte  dikim planı oluşturmak için matematiksel modeller de var.  Küçücük alanlardan bol ve kaliteli ürün elde etmek için sadece dikmek ve beslemek yetmiyor, bilim şart elbette. Bu kaynaklardan okuduklarımı, kare köklü formülleri,  altıgenlerle oluşturulan geometrik modelleri ve Türkçe kaynaklardan bulduğum deneyimleri sentezleyip sadeleştirerek dikim planlarını oluşturdum. Yatakların etrafına demirbaş olarak çepeçevre kadife çiçeği diktim. Kadifeler nematodları (bitki köklerine zarar veren gözle görülmeyecek kadar küçük kurtçuklar) baskılıyor, zararlı böcekleri uzak tutuyor ve topraktaki faydalı organizmaların çoğalmasını sağlıyor.  
Yine zararlı böcekleri uzak tutsun, hem de domatesleri desteklesin, tadlarını zenginleştirsin diye domates aralarına fesleğen yaptım. Kadifeler bir yandan, fesleğenler diğer yandan mis bir çiçek bahçesi gibi oldu yataklar. 
Kardeş bitki prensiplerinden biri de dikim sıklığını artırmak. Böylece alandan daha fazla yararlanılıyor, toprak yüzeyinde minimum düzeyde boşluk kalıyor ve yabani otlar çıkacak yer bulamıyor. Ben biraz da deneysel olsun diye yataklardan birini iyice sıkıştırdım, yani daha sık diktim, diğerini ise biraz daha rahat yaptım. Kuşkonmaz ve pancarlar maalesef tutmadı, başka tohum kalmadığı ve hazırını da bulamadığım için bu sene onlardan feragat etmek durumunda kaldım. Sonuç olarak bir yatakta domates, biber, patlıcan, fesleğen; diğer yatakta ise salatalık, kabak ve dereotu oldu. Kadifeler tabi demirbaş, her tarafta var. Fideler büyüdükçe boğazlarını yani köklerini doldurma, domateslerde koltuk alma, salatalık ve domatesleri ipe alma, toprağın boş kısmını malçlama işlerini tamamladık sevdicekle beraber. 1 ayda sadece 1 kez, o da  kendi yaptığım enzimle pestisit uygulaması yaptım. Büyümelerinden, gelişimlerinden çok memnunum, nerdeyse saydıklarım dışında hiçbir şey yapmadan kendi kendilerine büyüdüler. Her gün "İyi ki yapmışım yatakları, bu sıcaklarda rahat ediyorum", diye kendi kendime sevinip duruyorum:) Haziran başı itibariyle fideler ya çicekte, ya üründe. Yatakların ve kardeş bitkilerin ürünlere faydası olacak mı bilmiyorum; ama şimdiden 5 kat büyüyen fesleğenlere olduğu kesin. :)

Bebeler büyüyor
Ilk çiçekler

Boğazları da dolduralım...
Domateste koltuk alma




Kabaklar coştu 
Bebeler genç oldu


Ilk ürünler

Kabak bebeleri ayrı, çicekleri ayrı güzel
Domates, biber, arka fonda patlıcan
Patlıcan arası büyücek fesleğen... 


Erişkinliğe ilk adım

Bostan bu sene görsel olarak da o kadar güzel oldu ki bizim için, yapılacak bir şey olmasa bile, çocuklarla uzun uzun vakit geçirmekten, yatakları izlemekten  çok zevk alıyoruz. İşler kolaylayınca insan "Daha mı fazla yapsaydık?" diye hafif bir aç gözlülüğe bürünse de, elde edilen ürünün fazla olmasındansa öğrenilenlerin fazla olması, üretirken geçirilen zamanların güzel olması, her şeyde sadece kendi emeğimizin olması ve huzurumuzu azıcık bile kaçıracak hiçbir şey olmaması bizim için daha değerli. Ve Aden'in söylemiyle her günü " Bugün çok güzel bir gün oldu." diye bitirebiliyorsak, başka ne isteriz ki? 

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Pazartesi Sendromsuzu

Aslında bu yazı bir blog yazısı olmayacaktı. Instagram'da caption olarak başladım ama o kadar uzun olacaktı ki, post silindi, yazı da mini bir blog yazısına dönüverdi.  

Sanırım en sık karşılaştığım soru, "Peki ama sıkılmıyor musun?". Hazır tipik bir Pazartesi günü akşamındayız, bugünümü anlatayım da siz karar verin sıkılıyor muyum? 😊

Petunyas reloading
Dışardan görünen, çocuklarla sarmaşan, manzaraya karşı keyif çatan, sahilde ormanda gezen, o kurabiye senin bu kek benim pişiren bir hayattır belki. Belki hayat sadece bunlardan ibaret olsa, saatlerce ayaklarımı uzatıp manzara izlesem, sadece gezsem tozsam,  sıkılırdım da hakikaten (Gerçi şimdi gayet de cazip geldi yazınca 😂). Ama hayat  yoğun, her gün yapacak bir yığın şey var. Örneğin bu sabah Doran'ın kahvaltısını hazırlayıp okula yolcu ettikten sonra, hafta sonu yağan sağanakla boyunları bükülüp dalları kırılan petunyaların tedavisini yaptım bir süre. Kuruyan çiçekleri, yaprakları temizledim, birbirine girmiş dalları ayırdım, köklerini kabarttım, sularını düzenledim ve onları güneşin iyileştirici etkisine bıraktım.  Hoş sağanak olmasa da, dalları kırılmasa da bunları yapacaktım, belki aciliyet olmadığı için sabah ilk iş değil de, daha ilerleyen saatlerde...

Petunyalardan sonra yine sağanaktan nasibini alan terastaki tozu, toprağı, çam iğnelerini, bebe kozalaklara tutunamayıp da aşağı düşen, yerde neredeyse ayrı bir örtü oluşturan çam tohumlarını temizledim. Terası süpürürken hafif bir serinlik hissettiğimde yüzümü güneşe verdim, sıcakladığımda gölgeye, ağaçların altına sığındım. Yıkamaya sıra gelmeden açlık beni yoklamaya başladı, midemin sinyallerine direnemeyince domates, salatalık, biber ve peynirle - evet arada sırada ben de karbonhidratsız beselenebiliyorum:P- verdiğim kahvaltı molasının ardından petunyalara girişmeden attığım çamaşırları astım arka bahçeye. Çamaşır asarken önüm, arkam, sağım, solum yeşillik, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar, hafif bir meltem, yeni yeni yakmaya başlayan güneş. Sanki ev işi yapmıyorum da hayatımın tatiline çıkmış yeni günü karşılıyorum. 

Pazartesi genelde temizlik günü. Evi süpürdün, sildin, toz aldın derken saat oldu 14:30, Doran'ı okuldan alıp Taekwondo'ya götürme zamanı geldi.  Üst baş değiştir, Aden'le beraber ilçeye git, Doran'ı al, antrenman zamanı 2 saat Aden'i eğlendir, dönüşte kasaba markete uğra, eve dön, oldu mu saat 18:00? Şu ara taze yaprak zamanı, haftada bir kez tazecik yapraktan sarma yapmazsam olmaz. Bugün de sevdiceğim bakla sarması istemiş, eve gelir gelmez hazırladım, tencereyi ocağa koyup mutfağı da toparladıktan sonra bugün 12 saattir ilk kez oturma zamanı buldum:) Işte dışardan görünen keyif anları çoğu zaman 12 saatlik temponun sonundaki kısa dinlenme zamanları. Sabah 7 akşam 7, ki bu zamanın içinde bostan, tarla işleri, bahçe bakımı yok. Bugün yetmedi, onlar da artık yarına kaldı. 

Akşam dinlenmesi

Sabah 7 akşam 7, siz ev işi ve koşturmaca okursunuz, ben huzur okurum, ev işi yaparken bile yanımda sevdiceğimin ve çocuklarımın olduğu tarifi imkansız bir şansı okurum, oğlum teknik çalışırken minderlerde hoplayıp zıplama olanağına sahip kızımın neşesini okurum, sofraya aşklarımın sevdiği bir yemeği koyabilme mutluluğunu okurum, 5 dakikalığına da olsa daldığım manzaraya, bütün bir hayatın  keyfini sığdırırım.

Antrenmanda olan kim, belli değil...


Her gün elbet birbirinden farklı, ama hepsinin kendine özgü dinamiği var. 2 yıldır hiç değişmedi bu.  Sıkılmayı bırakın, bir saat boş kalacak zaman bile olmuyor çoğu kez. Iş gücün daha az olduğu günlerde daha fazla gezme tozma, daha fazla antin kuntin uğraşlar, daha fazla oyunlar oluyor. Her gün dopdolu ve güpgüzel geçiyor. 💜

Ha bu arada bugün (14 Mayıs) aynı zamanda dünya çiftçiler günü. Özel gün konseptine pek sıcak bakmam, pek de kutlamam ama nedense bu güne bir sempati duyuyorum. 😊 Kutlu mutlu olsun. 😊

16 Nisan 2018 Pazartesi

"Dünya Ne Kadar da Güzel"

Karanlık kış sabahlarının en sevdiğim yönü, Doran'ı okula yolladıktan sonra, sabah karanlığında huzur içinde sevdicekle bir fincan kahve içmek ve Aden uyanınca da sarmaşarak, kıkırdayarak, öperek, koklayarak istediğimiz kadar sabah keyfi yapmak. Herhangi bir şeye yetişme derdi olmadan, acele etmeden, tadını çıkara çıkara, o anları iyice içime çekerek, kalbime, aklıma kazıyarak... Bütün gün yapışık yaşasak da, bu sabah keyiflerinin tadı bir başka benim için. Sanırım çalışırken evden kuzular daha uykudayken çıktığım,  onları öperek uyandıramadığım, uyanırken yüzlerindeki gülümsemeyi göremediğim için.

Sabah keyifleri bir başka, ancak günler uzayıp güneş de tatlı tatlı ısıtmaya başlayınca kış miskinliği de sıyrılıveriyor üstümüzden. Adencik de içindeki bahar enerjisinden mi yoksa perdesinin arasından sızan güneşten mi bilmem, daha erken uyanıyor. Hava da üstümüze bir şey almadan çıkacak ve de fenalık geçirtmeyecek kadar sıcak olunca, bize sabah keyfini bahçelere, kırlara, sahillere taşımak kalıyor. 

Sahillerin en güzel zamanı. Henüz kalabalık değil. Plajlar, camping'ler daha açılmadığı için deniz kenarları ıssız. Ister bomboş kıyılarda yürüyüş yap, ister  deniz kenarında otur, ister kumla, suyla oyna, ister taş topla, ister piknik yap, ister eski Türk filmlerindeki gibi bir uçtan diğerine koş. Hatta denize bile kısaca bir girilir ama bizim sıpalar girince çıkmak bilmeyecekleri için denize girmeyi Haziran'a kadar ertelemekte fayda var. Sonuçta Kuzey Ege'de su yazın bile soğuk, fazla da abartmamak lazım:)


Kalabalıklaşmadan sahillerde mi takılsak, yoksa çiçeklerin zamanı geçip otlar sararmadan kırlarda oynayıp çicek mi toplasak? Mor kır çiçekleri, papatyalar o kadar güzel ki insan sadece yanlarından geçerken bile serotonin salgılıyor. Elinde sepetleriyle çicek toplayan, büyük çiçekleri toplarken küçükleri sevip okşayan, baharın kokusunu içlerine çekerken yüzlerinden huzur ve mutluluk akan, kuzularla, oğlaklarla, buzağılarla konuşan  minnaklarımdan mutlusu yok şu ara. Onların "Dünya ne kadar da güzel, çicekler, ağaçlar, doğa, hayvanlar, insanlar, her şey çok güzel." demeleri, kendi uydurdukları çiçekli böcekli şarkıları söylemeleri de  benim serotonin seviyemi geometrik olarak artırıyor. 





Taç yapamasak da bileklik yaptık

Tarlada
Tarlamız bu aralar yemyeşil. Bazı yerlerde minnacık beyaz ve mor çicekler, bazı yerlerde sarılı beyazlı papatyalar, bazı yerlerde tek tük de olsa gelincikler var. Sabahtan akşama tarlada dolaşsak sıkılmayız. Çiçek toplamak, toprakla oynamak, otların arasında kaybolmak, olmaya başlayan erikleri keşfetmek, her gün bir önceki güne göre neler değiştiğini gözlemlemek, bir yandan da yapılacak işler için ortalığı süzmek gibisi var mı? Sebze yataklarını bitirip dikime kadar bostanın kapısını kapadıysak da bahçede yapılacak bir sürü iş var. Çiçekler saksılara alınacak, günlük bakımları, sulamaları yapılacak, dadanan zararlı varsa kendi enzimlerimle ya da en fazla arap sabunu kullanarak mücadele edilecek, yeni fidanlar dikilecek, fidan dipleri çapalanacak, sulama başlayacak, otlar tırpanlanacak, otlar tırpanlanacak, otlar tırpanlanacak:)  Bir sürü iş var dediysem de yanlış anlamayın, bu işler yapmaktan, hatta planlamaktan bile heyecan duyduğum, bitirdiğimde gururla seyrettiğim, günümü, elle tutulur, gözle görülür reel süreçlerle geçirmemi sağlayan ve beni sonsuz mutlu yapan işler... Insanın çok severek, en severek yaptığı işler... Bu işler sayesinde günümün her dakikasında dünyayı, hayatı, doğayı, canlıları, çocuklarımı, kendimi daha iyi tanıyorum. Tanıdıkça daha iyi anlıyorum. Daha affedici, daha hoşgörülü oluyorum. Önemliyle önemsizi, değerliyle değersizi daha iyi ayırt ediyorum. Doğayla, hayatla bütünleşiyorum. Her an öğreniyorum, değişiyorum, gelişiyorum. Sanırım daha iyi bir ben oluyorum. Belki de bu yüzden bu işlerin hiçbirisinden vazgeçemeyişim, birilerine yaptırmak yerine her şeyini kendim yapmak isteyişim. Belki de bu yüzden primitif bostanımın, ne kadar temizlesem de otlarıyla baş edemediğim tarlamın, her yıl anca bir köşesine el atabildiğim bahçemin, en profesyonel ellerde düzenlenmiş bahçelerden, bostanlardan, tertemiz tarlalardan daha güzel gelmesi bana.

Kuşburnu ve böğürtlen. Önleri temizlendi, bu yıl ulaşabileceğiz:) 
Komşu köyde fidan dikimi
Bahçede fidan dikimi:)

Bahar kokoşu
Aden'den mutlusu yok

Bahar Alışverişi
Çocuklar bahçede oynar da Tom içerde durur mu?

Evet, biz her zaman olduğu gibi hayatın bize hediyelerinin tadını çıkarıyoruz yine. Yolunuz düşerse bekleriz :) 😉