17 Ocak 2018 Çarşamba

Anne, Parlak Olsun, Süslü Olsun


Kalabalıktan uzak, doğayla ve kendinle baş başa olunca özel günler de daha keyifli, daha güzel oluyor ve stresle değil de, hakkettikleri gibi heyecan ve mutlulukla bekleniyor, sindirerek, sakince ve huzurla yaşanıyor. Istanbul'da olsak Aralık başında yılbaşı kalabalığı stresi basardı örneğin. Trafik iyice kötüleşir, bir yere gidilemez ve park yeri bulunamaz olur, market kasaları her gün daha da kalabalıklaşır, işten eve dönüş süreniz uzadıkça uzar... 
Burda bu saydıklarımın hiçbiri yok. Normal yaşam olabildiğince sakinliğiyle devam ederken üstüne heyecan, neşe ve umut eklemek var, tam da olması gerektiği gibi. 


Yılbaşı günü önceden plan yapmadan, kalabalık, otopark derdi olmadan, "Hadi" deyip cümbür cemaat parka gidebilme lüksü.

Tabi bir yandan da büyük şehirlerde neredeyse her sokakta, her AVMde olan parlak süslemeler, ağaçlar, simler yok... Ben de oldum olası severim süslemeleri, ama artık bahçemde bakmaya doyamadığım, her gün yeniden aşık olduğum onlarca ağaç var. Bir gün dallarındaki çiylerle süslenir, bir gün üstünde koşuşturan sincaplarla. Her yıl bir tanesini yılbaşı ağacı olarak görevlendirsem, hepsini görmeye ömrüm yetmez. Ancak evde iki çocuk olunca, hele biri de 3 yaşında bir kız çocuğu olunca, evin içinde de normalden farklı bir süsleme, bir parlaklık gerekiyor tabii. Açıkçası nerdeyse bir ormanın içinde yaşarken eve plastik ağaç almak saçma, gerçek ağaç koymak daha da saçma geldiğinden, alternatif yılbaşı süsü arayışlarına başladık biz de.  

Bahçemizde nereye dönsek çam 💜
Ya da çam ve meşe...

Önce bahçeden topladığımız kozalakları, yaprakları, meşe palamutlarını  boyadık hep beraber. Benim el becerim nerdeyse hiç yoktur, herhangi bir şey oluşturmayı bırakın nerdeyse cetvelle bile çizgi çizemem. Ama bu kozalak ve yaprak boyama işini başardım. Insanlık için adım bile değil, ama benim için çok büyük bir adım. Başardıkça da daha fazlası için motive oldum. Doran bir yerde görmüş, yılbaşı kapı süsü istedi. Hazır motivasyon yüksek, "Hadi kendimiz yapalım." dedim. Bir okul dönüşü oturduk hep beraber masaya. Evdeki kolilerden birini yuvarlak bir çerçeve kesmek için açtık. Evde pergel de olmadığı için halkanın dışı için bir yemek tabağından, içi için de bir kahvaltı tabağından faydalandık. El becerim yoktur dedim ya, kesme becerim de nerdeyse sıfır. Kalın bir kartondan bu halka çerçeveyi makasla kesmem neredeyse imkansız. Daha başlamadan bitti mi acaba diye düşünürken her derde deva mor Kershaw çakımla deneyeyim dedim, hiç zorlanmadan ve oldukça düzgün şekilde kesmeyi başardım (ürün yerleştirme yok,  sadece çok seviyorum çakımı:)).  Sonra hacim vermek için, kullanılmış kağıtları buruşturup halkaya koli bandıyla yapıştırdık. Bu kötü görüntüyü kapatmak için de hepsinin üstüne perdelerin boyu pencerelere fazla geldiği için kestiğimiz perde parçalarından sardık. En son da yerdeki dallardan kestiğimiz gerçek çam iğnelerini, kendi boyadığımız kozalakları, kendi bahçemizden toplayıp parlaklaştırdığımız cevizleri, palamutları, birazcık da hazır aldığımız parlak süsleri Bally ile yapıştırdık ve keten iple Doran'ımın kapısına astık. Yapıştırma için şeffaf slikon kullansam daha kolay olacakmış, bir daha böyle bir şey yaparsam tembellik etmeyip slikonla yapacağım. 

Mor Kershaw 💜💜💜


Kağıtlarla hacim veriyoruz. Nasıl fikir?😂

Çam iğnelerini de keselim

Nasılsa görünmeyecek diye yanlar boş 

Ve final

Oğlanım kapı süsü isterken kızcağızım da gözünü parlak pembe toplara ve led ışıklara dikti. Bahçedeki çamlardan budanan büyükçe ve yamuk bir dalı bir saksıda kendi kestiğimiz odunlarla sabitleyip kendi çapımızda bir ağaç oluşturduk. Iğnelerin üstüne yine kendi boyadığımız çınar yapraklarını, kozalakları, Aden'in istediği parlak topları ve Doran'ın kapı süsünden artan hazır süsleri taktık. Belki biraz komik oldu ama Aden çok beğendi, bizim için dünyanın en güzel ağacı oldu. Yılbaşından on gün sonra zar zor toplayabildik. Kozalaklar, yapraklar ve Doran'ın süsü ise toplanmadı, hep duracaklar:). 

Ağacının başında
Kızcağızımın ağacı. Doğal, parlak ve süslü

Süslerle başlamışken canımız yılbaşı misafirlerimizin de hediyelerini kendimiz yapalım, emek vererek, sevgi katarak hazırlayalım istedik.  Evet el becerim yok, o yüzden ellerimle bir bere öreyim, yetenekli ablam gibi seramikler yapayım deme şansım yok. Ama çok severek yaptığım ve kendimce güzel de yaptığıma inandığım bir şeyler var. Tahmin ettiniz mi? Evet, bilimum yiyecek ve içecek :):)  Yılbaşından hemen önce ancak sofra hazırlıklarıyla uğraşacak kadar zaman olduğu için bu hediyeleri önceden yapmam gerekti. O sebeple yılbaşı ruhuna uygun, dayanıklı, buzdolabı gerektirmeyen, atıştırmalık ve sevilme olasılığı yüksek bir şeyler hazırladım. Tarçın ve zencefille karamelize edilmiş badem, mis gibi köy yumurtasıyla yapılmış, ev yapımı nar ekşisi ile tatlandırılmış beze ve kış çayı. Gerçekten çok isteyerek, sevgiyle yaptım, verdiğim hediyeden çok mutlu oldum. Umarım hediye sahipleri de beğenmiştir:)
Hediyeler...

Yılbaşı sofrası, yiyecek demişken tamamını sevdicekle beraber ikimizin hazırladığı menümüzü de yazayım. Özel günlerde menüye karar vermek benim için çok zor oluyor, belki aynı şekilde zorlananlara faydam olur :)

Gün boyu atıştırmalık:

  • Zencefilli tarçınlı yumuşak yılbaşı kurabiyeleri
  • Çikolatalı ve muzlu cup cake, çikolata ve fındık kremalı frosting ile
  • Çikolatalı top kek 
  • Annemin getirdiği muffin, kahve biskuileri ve mantar kurabiye

30 Aralık akşam yemeği:
  • Fransız soğan çorbası
  • Kremalı mantarlı linguine 

Kahvaltılar:
  • Kıymalı, kıyma-kaşarlı, patates - peynir- otlu gözleme
  • Bazlama
  • Krep
  • Peynir, zeytin çeşitleri
  • Bal-Kaymak
  • Nutella - Fındık ezmesi

31 Aralık akşam yemeği: 
  • Zeytinyağlı pancar
  • Çerkez tavuğu
  • Pembe humus
  • Süzme yoğurt ve cevizli köz patlıcan
  • Zeytinyağlı yaprak sarma
  • Girit Ezme
  • Peynir - zeytin çeşitleri
  • Paçanga böreği
  • Tereyağında karides
  • Çiğ Köfte (ana yemek olarak:)) 
  • Pilav
  • Sosis (köfte de vardı ama unutmuşuz :)) 
  • Ablamların getirdiği limonlu cheesecake 


Içecekler:

  • Ev yapımı ayran
  • Elma suyu
  • Ev yapımı şarap & bira
  • Rakı
  • Saat 00:00 için şampanya

Happy family

Yazıya özel gün stresiyle başladım, süslerle devam ettim, nasıl olduysa yemekle bitirdim :) Aslında biraz da doğum günlerinin yarattığı benzer duygulardan bahsetmek istiyordum ama o da başka bir yazıya kalsın. Her gününüz çocuk sevinciyle dolsun, sevdiklerinizle, sağlıkla, huzurla geçsin...

25 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni Yıl Listeleri

Bu Aralık'ta, yeni yılda yapmam gerekenler için uzun listeler oluşturmuyorum. Daha sağlıklı beslenmek, daha hareketli olmak, açık havada daha çok zaman geçirmek, ailemle daha fazla bir arada olmak, çocuklarımla daha çok oynamak, daha çok okumak, stresten kaçınmak, daha çok gülmek... Eskiden listeme koyduğum ne varsa zaten artık rutin hayatımın bir parçası. Yeni yıldan da tek dileğim her yeni güne ailemle beraber ve sağlıkla uyanabilmek. Bir de öğrenmeye ve öğrendiklerimi uygulamaya devam etmek...

Temizlik sirkeleri
Ruhumu en çok besleyen şeylerden biri öğrenmek oldu her zaman. Sadece okuldan, kitaplardan, eğitimlerden değil, günümü geçirdiğim herkesten, sohbetlerimden,  gözlediklerimden hep bir şeyler öğrendim. Bazen yeni bir bilgi, bazen derin teoriler, bazen iletişimde yapılması gerekenler, bazen yapılmaması gerekenler, bazen doğaya, bazen hayata ilişkin püf noktaları... Son bir yıldır ise doğaya rağmen değil de doğayla beraber kendi kendine yeterek nasıl yaşanır'ı öğreniyorum en çok. Bazen yaşayarak, bazen okuyarak, bazen deneyerek... Doğada kendi kendine yetebilmenin en temel noktalarından biri doğal olanı ziyan etmemek, diğeri de yapabildiğin her şeyi kendin yapmak.  Hal böyle olunca son zamanlarda evi biraz çöp eve döndürdüm.  Mutfak atıkları gün boyu bir torbada birikip akşamları kapının önündeki kovaya, kova dolunca da tarladaki kompost (ev yapımı doğal gübre diye tanımlayabiliriz kısaca) yığınına transfer oluyordu. Kış gelip mandalina ve portakallar mutfağa girince, yeni bir atık sınıfı daha oluştu: Ev temizliği için sirke. Portakal, mandalina, limonların kabuklarını  5 Lt'lik bir şişede biriktirip su ile dolduruyorum, birazcık sirke ilave edip arada havasını alarak 3 ay bekletiyorum. 2-3 ay sonunda süzüp sulandırarak temizlik malzemesi olarak kullanıyorum. Dünyanın en ucuz, en sağlıklı, en doğal yüzey temizleyicisi.  2 şişe de bütün yıl yetiyor. 

Sağdaki şişenin hava çıkışı bitti, soldaki daha genç:)
Bu bahara planladığım yükseltilmiş sebze yataklarıyla ilgili araştırma yaparken ev üretimi enzim konusuna rastlayıp araştırma rotasını hemen bu konuya çevirdim. Neymiş o derseniz, yine mutfak atıklarından yapılan ve sulandırılma oranına göre fidanlar, fideler ve saksı çiçekleri için gübre, pestisit veya insektisit olarak kullanılabilecek organik bir madde. Hatta yazılanlara göre yüksek miktarlarda kullanıldığında kirlenmiş akarsuların temizlenmesine bile yarıyormuş. 
Bu sene yatakların toprak bileşimine iyi bir yatırım yapacağım için bari etkin organizma ve sıvı gübreye para harcamayayım diye hemen 2 şişe de enzim kurdum. 3 ölçü organik atık, 1 ölçü gerçek kahverengi şeker veya pekmez ve 10 ölçü suyu karıştırıp 3 ay kadar bekliyorsunuz ve süzüyorsunuz. Daha sonra amacınıza göre sulandırıp kullanabilirsiniz. Ben 900 gr mutfak atığı, 300 gr pekmez ve 3 Lt su ile yaptım. Hava çıkışı içinse toplu iğneyle 2 delik açtığım balonu kullandım. Ideali fermantasyon kovası ve hava kilidi kullanmak ama böylesi hem daha ekonomik hem de işi biten pet şişeleri de değerlendirmiş oluyorum bir anlamda :)

Şu anda evde 2 şişe temizlik sirkesi, 2 şişe enzim ve tezgah üstünde sürekli duran bir çöp torbası var. Evet ev biraz çöp eve dönmüş olabilir; ama atık değerlendirme ve yeni bir şeyler üretme günlük hayatımıza iyice yerleşti. Hiçbir şeyi ziyan etmiyoruz. Çocuklar yedikleri meyvanın kabuklarını atarken "Anne kompost çöpü nerde? Mandalinanın kabuklarını komposta mı temizleyiciye mi atalım?" diye soruyorlar. Sadece almayı ve tüketmeyi değil, aldığımız birçok şeyi üretmenin mümkün olduğunu da görüyorlar. Bu, onların doğalı oldu. Varsın temizleyici tutmasın, varsın enzim olmasın, bence sırf bunun için bile tüm çöplere değer :) 

Herkese şimdiden planlarını gerçekleştirmek için cesaret bulacağı, tüm dileklerinin gerçek olduğu, sağlıklı ve sevgi dolu bir yeni yıl diliyorum :)


Ev ve minnak el yapımı yılbaşı süslerimiz:) Her şey bahçeden...
Bu da oğlumun el yapımı kapı süsü:) 

30 Kasım 2017 Perşembe

Kışa Doğru...

Bugün hangi gün bilmeye gerek var mı? Pazartesi olsa ne değişir, Perşembe olsa, Cumartesi olsa ne değişir... Saatin bir önemi olur mu, planlanan bir toplantı, iş yetiştirecek bir deadline olmadıktan sonra? Sabaha alarm kurar mısın, trafik sorunun, saatli bir işin yoksa?

Imkansız gibi geliyor ama Doran'ın okulu da olmasa bu soruların hepsinin cevabı benim için hayır.  Doğada modern dünyanın zaman dilimlerinin değil, doğa kurallarının önemi oluyor. Yarın hangi gün önemli değil, ama yağmur yağacaksa örneğin, ona göre planlama yapman lazım.  Uykun geldiğinde yatıp, uykunu alınca kalkabilirsin (bu cümle çocukların da uyuduğu varsayımı üzerine kurulu belli ki); ama çiftçilik yapıyorsan hava ısınmadan kalkıp bahçeni sulaman lazım. Bir sonraki toplantı kaçtaydı diye dertlenmezsin ama kış geliyorsa önlemlerini baştan alman lazım.

Ateş bizi çağırıyor
Bizim evimiz sevdiceğimin deyimiyle yaşayan bir organizma. Yazın genleşen ahşap doğramalarımız havaların soğumasıyla beraber daralır örneğin. Bir önceki kış çekilen slikonları yenilemek, pencerelerin etraflarındaki, sokak kapılarının altlarındaki süngerleri sağlamlarıyla değiştirmek; taşların arasından hava geliyor mu diye kontrol etmek, geliyorsa sıva ya da slikon yapmak  gerekir ki ısı kaybı en aza insin. Şömineyi havaların tam soğumadığı zamanlarda ara ara yakmak, çok soğuk zamanlarda kaloriferi desteklemek ve tabi canın  istediğinde keyif yapmak istersen yağmurlar başlamadan odunları içeri taşıyıp kalınlıklarına göre şöminenin iki yanına dizmek gerekir. Kalorifer dedimse kombimizin düğmesini çevirince çalışan bir sistemden söz etmiyorum tabii :) Katı yakıtla çalışan kocaman bir kazanımız var. Kazanı çalıştırmak için öncelikle içinde ateş yakmak, yakıt yüklemek, fan, yakıt alma, sıcaklık vb ayarlarını yapmak lazım. Her şeyi yapsanız bile yanmayabilir, yakıt olduğu halde yakıt bitti uyarısı verebilir... Üşenmeden yeniden bakmak, yeniden yakmak, yanana kadar vazgeçmemek lazım. Yanınca is bitmiyor bir de, her gün yakıt eklemek, külleri temizlemek, periyodik temizliklerini gerekiyor. Boru temizliğini saymış mıydım? Boru dedimse soba borusu gibi düşünmeyin, çapı en az iki katı. Temizlemekte problem yok ama çıkarıp takmak bir an için kendimi iskemle tepesinde elindeki soba borusunu düşürürken "benim işim mi bu" diye söylenen Adile Naşit gibi hissettirmedi değil :) Ama elbette ki bunlar bizim işimiz, hem beraber olunca her iş daha da kolaylaşıyor.


Dağ taş prina oldu
Bir de yakıt meselesi var. Daha Ağustos sıcakları bitmeden, kalorifer yakmanın düşüncesi bile fenalık geçirtirken kışlık yakıtı almak, getirecek kamyonu, kamyondan tarlaya kömürlüğe indirecek traktörü ayarlamak lazım. Geçen sene kömür yakmıştık, bu sene hem dumanı, hem külü  az olsun diye prina (zeytin çekirdeğinden elde edilen bir yakıt) yakalım dedik. Gelgelelim bu sene yağmur yağmayıp zeytin hasadı da gecikince prina üretimi de gecikti.  Almaya karar vermek bir dert, alıp eve getirebilmek ayrı dert.  Murphy iş başında mıydı bilmiyorum ama yakıtı fabrikasından alıp bize getirmesi için anlaşılan ilk kamyon bozulduğu için prinalarımıza kavuşmamız da kasım ortasını buldu. Prinanın kalorisi kömüre göre daha düşük, bu sebeple toplam miktar da kömüre gore artti tabii, prinalar kömürlüğe sığmadı, bir kısmını dışarı istiflemek zorunda kaldık. Neyse ki şimdilik (burda bir maşallahınızı alalım ki nazar değmesin) yanma ve kül performansından memnunuz, gelene kadar çektiğimiz strese değiyor gibi.



Iş sonrası keyif zamanı
"Anne bu çimler bir harikaaa"




















Doğanın saat dilimi yağmur, fırtına, soğuk, don olaylarına yaklaştığında dış mekanla olan randevular öncelik istemeye başlıyor. Bir yandan sonbaharın güzelliğinin tadını çıkarırken bir yandan da geçen sene hazırlıksız yakalandığımız donmaya karşı önlemleri artırıyoruz bu sene. Dışardaki su borularının büyük bir kısmını yaz sonu toprak altına aldık, ancak zemin kaya olduğu için bazı kısımlar açıkta kaldı. Onlara da önce izolasyon borusu takıldı, sonra da üstleri aluminyum kaplı cam yünüyle örtüldü. Bu ikinci malzemeyi nerdeyse yazdan beri arıyorduk, son anda havalar tam soğumadan bulunca çok sevindik. Bu sene umuyoruz ki daha az donma sorunuyla karşılaşacağız, yine de her ihtimale karşı hava durumu eksileri işaret etmeye başladığında su stoklarımızı tamamlayacağız. Adencik her gün "Kar isterim kış isterim" diye söyleniyor şu ara, bizim acelemiz yok ama inşallah hazırlıklar sayesinde kışın tadını da daha fazla çıkarıp Adenciği de  kış keyfiyle daha fazla buluşturabileceğiz bu sene  :) 

Bostanı söktük ama maydanozlar coşt

Bahçemizin mantarları


Yol Arkadaşlarımız

24 Ekim 2017 Salı

Dağ Köyünde Alışveriş ve Aktivite Zamanı :)



Dikkat! Yüksek derecede orta yaş domestisizmi içerir.

Mevsimler değişmeye yüz tuttuğu zaman insanın içinde uyanan yeni döneme uyum sağlama dürtüsünü biraz değişik yaşadık bu sene. Eskiden olsa bıkmadan usanmadan vitrin bakar,  gardrobu yeni sezon kıyafetleriyle günceller, saçları sonbahar renklerine büründürür, tenimizi rüzgardan soğuktan koruyacak kremleri raflara dizer, yeni tabak çanak, ıvır zıvır bakınır, kulüp açılışlarını ve konserleri takvime eklerdik.


Peki bu yıl da bir şeyler alma dürtüsünü hissetmedik mi, hem de nasıl hissettik.  Kılık kıyafet, çanak çömlek  değil ama:) Zaten burda insanın fazla bir kıyafete ihtiyacı yok. Yazın serin tutacak iki şort 2 t-tshirt, kışın sıcak tutacak 2 pantolon 2 polar yetiyor da artıyor. Bahçe bostan işlerine bir şalvarı; boya cila gibi işlere de 10-15 sene önceden kalan ama sevdiğim için sakladığım eski bir pantolonu ve rahat bir askılımı ayırdık mı tamamdır (yazar burda 2 çocuk ve bu kadar yemeye rağmen hala eskilere sığabiliyorum mesajı veriyor ve bu daha ne kadar sürecek diye merak etmeden duramıyor😊). Yeniymiş, tarzmış, çeşitmiş, farklı modelmiş, bir de bundan olsunmuş, burda anlamsızlaşıyor. Kozmetik alımı zaten neredeyse sıfır, saç ne renkmiş, krem kaç çeşitmiş önemsiz. Birer deodorant, vazelin, dudak kremi. O kadar. Evdeki tabak çanak zaten gereğinden fazla, iş gördükleri sürece başka bir şeye gerek yok. Yapraklar kozalaklar en güzel dekorasyon malzemesi. Burdan da alınacak bir şey çıkmadı:) Ha belki sadece bıçakları bunun dışında tutabilirim. Bıçağa zaafımız olduğu doğrudur, ama o konuya da el atmadık değil. Sevdiceğim home made bıçak yapımına başladı, yakin zamanda WMFe rakip olursak şaşırmayın (şaka :)).


Herhalde vücut ve beyin yaşadığı coğrafyaya bizim düşündüğümüzden de hızlı uyum sağlıyor ve istekler de buna uygun şekilleniyor yine.  Aslında bu uyumu ilk yeme içme alışverişinden farketmiştim (tabi ben başka neden farkedecektim ki zaten 😂). Istanbul'dayken tadları kokuları bir seye benzemese de yaz kış domates, elma, markette ne bulunursa alınırdı. Burda mevsimi, sezonu geçtikten sonra insanın canı bile istemiyor, vücut otomatik olarak sağlıklı ve doğal yaşama evriliyor kendiliğinden. Kışın pancarsız yaşayamazken yaz başı küt diye kesiliyor yeme isteği. Pancarın yerini mevsimi gelen deniz börülcesi alıyor mesela. Mevsiminde kilolarca tüketilen elma civar bahçelerde bitince aklında ve gönlünde de bitiyor, bir sonraki kışa kadar yerini yaz meyvelerine bırakıyor.  Salatalık yerini havuca, enginar mısıra bırakıveriyor tezgahlarda hala olmalarına rağmen. Yazın kahvaltıdan ekmek üstüne, yemekten salataya her şeyin olmazsa olmazı domates Eylül'le beraber veda turları atıyor. Bu veda turlarını atarken de işte "alma" dürtüsünü tetikleyiveriyor. Neyi mi? Toprak için eksik alet edevat, salça karıştırma için dev tahta kaşık, salçalık ve buzluğa atmalık bolllca domates ve biber (benim diktiklerim salçaya yetmedi bu sene, pazardan aldım. Inşallah seneye salçalar da kendi tarlamdaki domateslerden olur), turşu kurmalık kornişon, jalapeno, lakerdalık palamut, yeni likör yapmalık tatlı, nar ekşisi yapmalık ekşi narlar... Bir de ilginçtir bu sene gözüm de doymak bilmedi nedense. "Buzluğa bir 10 kilo daha domates atayım, bir posta daha salça yapayım, dur biraz da barbunya koyayım" derken kış hazırlığı işleri geldi baş köşeye oturdu gündemde. Şöyle bir düşündüğümde, bunlar hep orta yaş meşgaleleri, niye benim canım bunları istiyor diye bir ara canımı sıkacak oldum, sonra hatırladım ki 3 ay sonra 40 yaş bitiyor, zaten orta yaş oldum 😂. Kendimi beyazlayan saçlarıma, kırışan göz kenarlarıma rağmen 20-25 yaşında sanmaya devam etsem de artık bir orta yaşlıyım, içimden gelenlerin de buna uygun olması normal tabi:) İçimden gelen isteklerin klasmanıyla barışınca koyuldum işlere...


Odun ateşinde salça... Bir de is gözleri ve genzi yakmasa :)
Eskiden salça sevmezdim, yemezdim de. Hele ki bir tarifte biber salçası görsem tariften vazgeçerdim. Meğerse hazır satılan salçalar, püreler gerçek salça değilmiş, burda farkettim.  Geçen sene denemek için çok az miktarda yapmıştım, kabuklarını soyup, çekirdeklerini çıkarıp, tam geleneksel metodlarla. Bu sene bizim standartlarımızda oldukça iyi bir miktar yaptım, 20 kg domates, 10 kilo biber. Miktar çok olunca - hoş ben çok diyorum ama burda gülüyorlar bu miktarlara- pratikliği artırma gereği doğdu tabi. Çeşitli sistemler denedikten sonra en pratik olduğuna karar verdiğim yöntemse, domatesleri biberleri iyice yıkayıp birkaç parçaya böldükten sonra tencereye atmak ve yumuşadıkça el blender'ıyla çırpmak oldu. Hem salça suyunu çektikten sonra iyice fokurdayıp evde her yere sıçramasın, hem de mis gibi açık havada odun ateşinde pişsin, ateşin kokusu sinsin diye bahçede ateşi yaktık, odun ateşine özel edindiğimiz dev tencereyi üstüne oturttuk, kaynattık, kaynadıkça çırptık.  Içine dayanıklılığı artırsın ve lezzet versin diye bolca dağ kekiği, 3/4 kase kadar da kaya tuzu ekledik. 3-4 kere çırpmak yetti, ne kabuk ne çekirdek hiçbir şey kalmadı. 3-4 kg civarı salçamız oldu, bizi yaza kadar rahat rahat idare eder. Ama işte artik iyice evcil olan bu orta yaşlı insan salçayla duramadı, 20 kg kadar da domatesi rendeleyip buzluğa attı. Hatta bir ara acaba ben domatesi değil de rendeleyip stoklamayı mı seviyorum diye kendimden şüphe ettim. Eskiden kaynatırdım, 2 yıldır rendeleyip direk buzluğa koyuyorum, yaza kadar sos, çorba, kahvaltılık, yemek her şeyde kullanılıyor hiç de bir şey olmuyor :)
Paket paket domatesler buzluğa...
Salça neredeyse hazır

Jalapeno kıyımı
Geçen sene turşu yapmaya küsmüştük, ama bu sene pazarda turşulukları görünce canımız çekti tabii ki ve yeniden denedik. Kendimizi frenleyip fazla almadık güya ama yaptığımız Jalapeno, kornişon en az bir yıl yeter. Bu sene turşu işini de kıvırdık ya, hemen daha fazlası akılları kurcalamaya başladı. Şimdi bir de Sauerkraut (Özellikle Almanya'da çok tüketilen,sadece kendi suyu ve tuzla yapılan probiyotik beyaz lahana turşusu - bildiğimiz lahana turşusundan farklı olduğu ve kelimenin tam çevirisi olmadığı için orijinal kelimeyi kullandım.) yapalım, turşuları tamamen probiyotiğe çevirelim gibi. Bir şeyi başarınca hemen daha iyisini, daha farklısını, bir adım ötesini yapmaya çalışma refleksi yerleşmiş, sanırım bir tür kalıcı meslek hasarı :) Yapmışsın işte daha ne istiyorsun, otur artık, zorun ne? Zorun ne sorusuna rasyonel bir cevap hala bulamadım, bulurum inşallah bir gün:)


Nar likörü loading...
Geçen kış hazırladığımız likörlerin nerdeyse tamamı bitti. Bu sene vişneyi kaçırdım, o yüzden çeşitlerimiz nar ve kokulu mandalinayla sınırlı olacak. Geçen sene likörleri de  yaparken farklı yöntemler denemiştim, sanki meyvanın önceden alkolde bekletilip şekerinin ve suyunun sonradan eklendiği formül daha iyi bir lezzet sağlamıştı. Bu sebeple 2 kg kadar narı ayıklayıp karanfil, çubuk tarçın ve biraz rende muskatla beraber alkole yatırdım. Bir ay her gün çalkalandıktan sonra şekeri ve suyu eklenecek. Ekşi nar çıkınca da narların suyu sıkılacak ve başka hiçbir şey eklenmeden kaynaya kaynaya nar ekşisi olacak. Aklınızda olsun, bu şekilde yapılan nar ekşisi sıvı oluyor, pekmezimsi kıvam için şeker eklemek gerekiyor. Çok özel bir amacınız yoksa şekere de gerek yok bence, varsın sıvı olsun:) 


Palamutları suya yatırdık
Biz karı koca biraz mezeciyiz, her akşam sadece meze yesek şikayet etmeyiz. Şimdiye kadar balıklı soğuk mezelere pek bulaşmadıysak da bu yıl palamutlar bitmeden lakerda yapalım istedik. Lakerda aslında torikle olur-muş ama bu yıl buralara torik hiç düşmedi. Öğrenmek için sonuçta palamut da olur, neden olmasın? Palamutları takoz kestirdikten sonra omurilik kemiği etrafındaki deliklerden kanları ve siniri iyice temizleyip su ve buz ekleyerek dolaba kaldırmak ve iyice temizlenmesi için suyu her gün değiştirmek kadar basit bir hazırlığı var. 3-4 günde kandan tamamen temizleniyor ve kaya tuzunda 2-3 hafta bekleterek pişirme aşamasına geçiliyor. Bizimkiler henüz pişmedi, güzel olursa seneye devam.




Kompost yığını
Kendi kendine yetebilme mantığı aynı zamanda doğal  atıkları da yeniden doğaya döndürmeyi ve yeniden onlardan faydalanabilmeyi de içeriyor. Ne zamandır aklımda olmasına rağmen sıra kompost yapımına anca geldi. Kompost çok temel olarak doğal atıklardan oluşan bir nevi ev gübresi demek. Özellikle mutfak atıklarını, bahçedeki kuru yaprakları, biçilmiş çimleri değerlendirmek için çok iyi bir yöntem. Ben kompost yığınını tarlaya hazırladım ama kova kullanarak evde de yapabilirsiniz. Şimdilik kurduğum yığın soğuk kompost yığını. Atık oldukça yığına ekliyorum ve üstünü hava alacak şekilde örtüyorum o kadar. Soğuk kompost biraz tembel işi aslında, beklemek dışında bir şey yapmıyorsunuz ama kompostun oluşması 1-2 yılı bulabiliyor. 18-20 günde hazır olan ve sıcak kompost denen ayrı bir yöntem daha var (Berkeley methodu da deniyor) ama onun için gerekli olan kuru materyali hazır edemediğim için sıcak yığını ilkbaharda kurmayı planlıyorum, bilahare bu konudaki öğreni ve deneyimlerimi de yazarım:)


Let's walk
Kendimizi kış yeme içme hazırlığı işlerine verdiysek de, bu aslında bizim – daha doğrusu benim tam, Suat'In yarı mesaisi - mesaimiz. Mesai dışı zamanlarda bahçemizin, çevremizin ve evimizin tadını çıkarmayı ihmal etmiyoruz tabii ki:) Tenha sahilde dolaşmayı, boşalan kumsallarda oynamayı, denizin içinde koşuşturmayı çok seviyor bizim veletler. Hava izin verdikçe biz de atıyoruz kendimizi sahile. Eskiden denize ayağını bile yılda sadece 1 hafta hadi bilemedin on gün sokabilen bizler için bunun ne büyük bir lüks, ne büyük bir mutluluk olduğunu anlatamam.
Soğuklar bastırmadan bahçemizde çamların altında oturmak, köyler arasındaki ormanları, çamların bıçak gibi kesilmesiyle başlayan çınarları, kuruyan yaprakları görmek, yaşamaksa her gün ayrı bir heyecan, ayrı bir mutluluk.  Güzelim Kazdağı'na başka bir açıdan bakmak, denizi bir gün masmavi, bir gün bulutların içinde görmek, hepimizin ruhunu besliyor. Şu ara tek derdimiz hangi köyden geçsek, hangi manzarayı seçsek. Ne diyeyim, en kötü günümüz böyle olsun...

Bazen gökle aynı renktir deniz

Bazen de bağırır mavinin deniz tonunu 

Gün de bir başka batar sonbaharda...

Kayalar Köyü yolu bir ayrı çeker bizi, gerekirse yolu uzatırız.

Dizine kadar kuru yaprağa batmak gibisi var mi?


Gökyüzü de bazen yaz renginde...

Bazen bulutun içinde...

3 Ekim 2017 Salı

Hobi Bahçesi Kurma


Toprakla uğraşmak... Yeni bir canlı var etmek, onu yaşatmaya çalışmak... Çocuklarınla, sevgilinle beraber aynı amaç için emek vermek, hata yapmak, öğrenmek, daha iyisini yapmak, gerçek bir şeyler üretmek, keyif almak, stres atmak, eğlenmek, mutlu olmak, başarıyı kutlamak, kafa yormak, nefes almak, var olmak... Bizim için bu sene hobi bahçesinin anlamı birkaç domates biber üretmekten çok daha öteye geçti. Ilk günlerde kaç kök dikeceğimizi bile bilmezken, ilk bahçeyi sökeceğimiz bugünlerde bilmiş bilmiş gelecek senenin planlamasını yapıyoruz. 

Fi-Dik. yapı market ve pazarda bulunabilir.
Nisan sonunda dikim için bahçeyi hazırlarken elimizde sadece bir çapa, tırmık, fide ocağı açmak için pazardan aldığım basit bir alet (Fide-dik'in kısaltması olarak fidik diyorum kendisine), ve fidelerimiz vardı. Bir de tabi heyecan ve mutlulukla ellerine küreklerini almış "ben ben ben" diye koşuşturan can parçalarımız. Çapayı, fideleri dikmeyi (10-12şer kök domates, salatalık, biber; 4-5er kök patlıcan, kabak, karpuz) ve tohumları (havuç, maydanoz, tere, dereotu, semizotu) ekmeyi 2 günde anca bitirdik. Önce dikim aralıklarını ölçüp ocak (fidelerin dikileceği çukurlar) yerlerine işaret koyduk. Domates, kabak, salatalık, patlıcan, karpuz için 60 cm, biber ve havuçlar için 25 cm. Ocakları açıyorum, Fidik'i çıkarır çıkarmaz içine toprak doluyor. Tekrar açıp fideyi yerleştirene kadar tekrar doluyor. 10 dakikalık iş oldu 50 dakika. Farkettim ki toprağı dikimden bir gün önce sulasaymışım bu sorunu yaşamayacakmışım. Sonrasında test ettim onayladım. Bir daha dikimden bir gün önce toprak sulanacak, not alındı. 

Sonbaharda yanmış hayvan gübresi atıp tüm bahçeyi sürdürdüğümüz için dikimde ayrıca gübre ya da başka bir besleyici destek eklemedik. Sonuçta sadece kendimize kadar bir şeyler bekliyoruz, saksıda bile yetişen domates koskoca tarlada haydi haydi yetişirdi. Evet yetişti de gerçekten, ancak toprağı daha iyi tanıyıp dikimde biraz daha besleseymişiz daha büyük ve belki de daha çok ürün elde edebilirmişiz.  Ders no2: Dikimde toprağa kompost, gübre gibi ek takviyeler yapılacak. 
Bu arada iki günde dil üstadı Doran efendi ekimle dikimin farkını iyice özümseyip arada beni bile düzeltmeye başladı. " Anne karpuz fidesini diktin mi?" " Yok daha sıra gelmedi, yarın ekerim herhalde." " Dikerim demek istedin sanırım, çünkü bildiğin gibi fide ekilmez, dikilir." Anasına bak oğlunu al. Yıllardır özellikle ofis arkadaşlarımın benden neler çektiğini artık daha iyi anlıyorum :) (bir yandan da hoşuma gidiyor yalan değil, biz buyuz, böyle mutluyuz :)) 

Ekim dikim bitince can suyu verip ertesi günü bekledik. Çapalamanın çok önemli olduğunu biliyoruz. Dipler sık sık çapalanacak ki toprak havalansın, yabancı otlar ayıklansın, kökler beslenebilsin. Ama sulama, işte o tam bir muamma. Kime sorsak, ne okusak her kafadan farklı bir ses çıkıyor. Her gün sulayan da var, can suyundan sonra meyve verene kadar sulamayan da. Mutlaka herkes kendince doğru, kendi iklimi, toprağı, havası doğrultusunda edindiği deneyimini paylaşıyor, ama ben kime inanacağım, neyi ne kadar sulayacağım? 'Ihtiyaç oldukça düzenli' bana bir şey ifade etmiyor ki... Neyse sonunda yapraklar büzüşüyorsa bitkinin suya ihtiyaç duyduğunu öğrendim de nerdeyse bir aydınlanma yaşadım. 1-2 hafta sabah akşam gözleyince zaten her bitkinin kendi düzenini de öğrenip matematiğe uygulayabiliyorsunuz. Şimdi o şaşkın hallerim çok komik geliyor bana :) 
Su buharlaşmasın diye sulamanın sabah erken ya da akşam geç saatte yapılması gerekliliği zaten çok genel bir bilgidir. Ek olarak fidelerin sadece köklerinin sulanması, yapraklarına su değmemesi gerekiyor ki yapraklardaki sular güneşte mercek etkisi yapıp yeşil aksamın yanmasına ve de hastalıklara sebep olmasın.  Ama fideler yeni dikildiklerinde o kadar küçükler ki nerdeyse enjektörle sulasan yapraklara sıçrıyor (damlama sulama sistemi varsa o ayrı). Köklerin toprağını yükseltip yanlarını çukurlaştırınca suyu da bu çukurlara yani karıklara vermeye başladım ve yaprak ıslanması sorunu çözüldü. Tümsekleri ve karıkları baştan yapmak da yine alınan dersler arasına katıldı. 
Her bitkinin su ihtiyacı farklı, o yüzden aynı sıraya ya da aynı karığın iki yanına farklı bitkileri dikmemekte fayda var.  Tohumların ise  üstten yağmurlama sulanması gerektiği için eğer tohum ekecekseniz fidelerden uzak bir yere ekmenizi öneririm.

Fidelerin arasında dolaşmayalım, toprağa basmayalım diye yürüme yolu bıraktıysak da yeni dikildiklerinde maydanoz dalından hallice oldukları için çocukların fideleri görmeleri çok zor oluyordu. Biz de tarladaki taşlardan fide etrafına basit bir çit yaptık. Hem kuzularım fideleri ezme riski olmadan rahatça koşuşturdu, hem görüntü daha güzel oldu, hem de  bostandaki taşlar temizlendi. Sulama için 50 m'lik hortumu çekiştirirken taş çiti yerinde tutmak kolay olmadı ama fideler büyüyene kadar iş gördü. Daha sağlam ve hoş bir çit için en baştan ahşap kullanılabilir elbette.  

Tümsekler, karıklar, taş çitler. Sağ taraf da tohum alanı

Domatesler ve salatalıklar büyümeye başlayınca farkettik ki fideler ayakta duramıyor, bir seylere tutunmaları lazım. Herhalde, sırığa bağlanmaları gerektiğini bildiğimiz halde sırıkları baştan dikmeyen bir biz varız. O kadar çabuk büyüdüler ki biz sırık ayarlayana kadar domateslerin birkaç dalı ağırlıktan kırıldı. Salatalıkları da tel örgüye bağlamak zorunda kalınca gelecek yıl önce bağlama ve sardırma ekipmanını hazırlamaya karar verdim.


Ilk çiçeğimiz, kabak...
En büyük heyecanlardan birini fideler çiçek açınca yaşadık. Fide çiceği bile olsa ilk olunca hep hatırlanıyor. Boş görünen toprağın ortasında sarı bir bebek... Sonra mor, sonra beyaz, sonra yine sarı. Aden zaten sabah akşam elinde küreği bostanda. Toprak kazar, kök çapalar, suyla çamur yapar, yaprakları sever... Doran okul dönüşü mutlaka bir posta gider bakar, akşam sulamalarda bana yardim eder, eve gelen misafirleri götürüp gezdirir... Ben evde bekleyen sevgili ve çocuklarım olmasa, güneş yakmasa bostandan çıkmayacağım. Bir de çiçeklerle, sonrasında ürünlerle gelen motivasyon... İlk otlarımızı topladık. Ağzına elma harici yeşil bir şey koymayan Aden'im en önde, gören de yiyecek sanır. Sonra kabaklar ve salatalıklar. Doran'in bol vurgulu "Affferin anne" demesi, gözlerindeki parıltı hala gözümün önünde. Ardından domatesler, biberler geldi. Çok şükür sezon boyu dışardan almamız gerekmedi hiçbirini, zaman içinde sepetimizi alıp bostana günün hasılatını almaya gitmek günün rutini bile oldu. Tabi sepeti kim taşıyacak, domatesi biberi kim koparacak, sulamayı kim yapacak gibi kardeşler arası iş bölümü zorunlulukları Doran'a empowerment ve delegasyona giriş eğitimi olarak geri döndü. 😂  
Tere toplamaca

En büyük kabak...
...bizim kabak



Kalsiyum eksikliği
Herhangi bir hastalığa ya da zararlıya karşı bir önlem almama çok gerek kalmadı, ama lazım olursa diye baya bir araştırmıştım. Internette kolayca ulaşılabilecek ev yapımı ilaç tarifleri var. Karıncalar alttaki domateslere az biraz dadandılar, ben de bıraktım yesinler, hepimize yetti sonuçta domatesler.  Fide aralarına fesleğen, kadife çiçeği gibi bitkiler dikmenin de ise yarayacağı söyleniyor. Seneye deneyeceğim.
Bir ara domateslerin altlarında ve yeni çıkan kabaklarda sanki toprağa değmiş de çürümüş gibi bir görün₺tü oldu, araştırdım, toprağa değmekten değil, kalsiyum eksikliğindenmiş. 1-4 oranında sulandırılmış sütü yeşil aksama sıktım, sonra sorun azaldı. Bir ya da iki kere daha uygulasaydım muhtemelen daha iyi olurdu ama aşırı sıcaklardan yapamadım. 

43-44 derecelerdeki sıcaklardan tabii ki bitkiler de çok etkilendi. Sulama sıklığını artırsam da özellikle domateslerde bazı dallar ve bazı salatalıklar resmen yandı. Seneye sıcaklarda bostanın üstüne bir branda gererek bitkileri de rahatlatmayı planlıyorum. Ama o sıcaklarda nefes bile almak istemezken kendimizi nasıl ferahlatıp bostana ineceğiz, henüz onun çözümünü bulamadım:) 

Kızaramayacak yeşil domatesler
Artık havalar iyice soğudu. Hala çicekler, domatesler, biberler var ama onları kızartacak ve büyütecek güneş yok. 1-2 güne kadar tüm fideleri sökeceğiz. Yapraklar ve gövdeler doğranarak kompost yığınına girecekler. Sonra ilkbahara kadar işlere ara, yeni sezon için araştırmalara ve okumalara ağırlık vereceğiz.  Gelecek yıl yükseltilmiş sebze yatakları, kardeş bitkiler, kompost, malç kullanımı ile hedefi bir tık daha yükseltmeyi planlıyoruz. Bizi yeni sezon heyecanı şimdiden sardı, bakalım projelerin ne kadarını gerçekleştirebileceğiz? 😀

NOT: Instagram'dan daha sık paylaşım için talepler var. Instagram'da blog'a özel ayrı bir hesap açana kadar bizi Twitter'da  @noyerreine hesabından takip edebilirsiniz.
Yeni sezon planlama

29 Haziran 2017 Perşembe

7 Günlük Hafta Sonu*

Yıllar önce "Her hafta Cuma'yı beklemek, ölümü beklemek gibidir." diye bir cümle okumuştum. Belki de bir yerden duymuştum tam hatırlayamıyorum. Sanırım "Ben ne yapıyorum, ne istiyorum, nereye gidiyorum"u sorgulamaya o zaman başlamışımdır. İş çıkışını, Cumayı, bayramı, yaz tatilini, 3-5 günlük teneffüsleri beklemek, onları beklerken hayatının akıp gitmesine izin vermek, ya da bu hayati sevmek, akışa uymak...

Artık hafta sonlarını, tatilleri beklemek yok (tamam Cuma'yi bekliyoruz ama pazarı sevdiğimiz için:)). Günlerden ne olursa olsun her sabah tazelenmiş ve yenilenmiş olarak yeni bir güne uyanıyor, istediğimiz her şeye (birbirimiz, sağlık, huzur) sahip olmanın mutluluğu ve minnettarlığıyla o günü yaşıyoruz. Aslında hafta sonu olsun, tatil olsun, almayı planladıklarımız olsun, bir şeyleri beklemek, o şeyler gerçekleştikçe yeni başka şeyler beklemek formasyonumuzda var. Hedef olmadan, hedefleri aşmadan (evet gerçekleştirmeden bile değil, aşmadan) sürekli bir şeylerin peşinde koşmadan yaşayabilmek zor hatta bazen boş geliyor. Bilmediğimiz, öğrenmediğimiz bir hayat... Oysa ki biz Carpe Diem'i bir replik değil, ütopik bir hayat amacı gibi konumlandırmış bir nesiliz. Buna rağmen o ulvi amaca ulaşabileceğimiz günü beklemekle geçiyor ömrümüz genel olarak. 

Her geçişimizde hayran olduğumuz, içimize çektiğimiz,
orda olmaktan bile mutlu olduğumuz,
denizle daği, maviyle yeşili sarmalayan  doyumsuz yollar... 
Assos yolundan her zeytin ağacının, her narın, her mandalinanın, 
yolun bir yanında uzanan denizin, diğer yanındaki kırların, bahçelerin, 
baharda papatyaların, yazın zakkumların, 
güzel evlerin tadını çıkarmadan hızla geçip gitmeyin. 
Varacağınız yer burdan daha güzel olamaz ki...
Neyse ki dağ köylerinde ne hedefler yıpratıcı, ne de günü yaşamak zor. Her sabah beraber ve sağlıkla uyanmak, her akşam sağlıkla yatabilmek, gözümüze kestirdiğimiz islerimizi yapacak güce sahip olmaktan ibaret bizim hedefler. Günü yaşamaktan anladığımız da, her an gördüğümüz manzaraya, o manzaradaki en ufak bir değişikliğe, güneşin doğuşuna, her gün farklı renklere bürünen batışına, her mevsimin kendi rengine, geçtiğin her yola, gördüğün her zeytin ağacına, çama, çınara her defasında hayran olmaya, aynı şeyleri ertesi gün gördüğünde şaşırmaya, sevinmeye, sabah kuzuların uyanırkenki mahmurluğuna, kalkmadan doya soya sarılmaya, öpmeye, onlarla her anı yaşayabilmeye, uyurken ellerinin, parmaklarının aldığı şekillere, normalde işte olman gereken saatlerde oyun oynayabilmeye, saçmalayabilmeye, anlamsız kahkahalara, anlamsız kızgınlıklara, asla yapmam dediğin şeyleri yaptığını farkettiğinde aslında bunun çok da kötü bir şey olmadığını anlamaya, gerçek işleri başarmaya ve gurur duymaya duyulan aşk.... Her mevsimi, günü, anı doya doya içine çekmek, o ana doyamadan, sıradakini  yaşamak, bir yandan geçmiş anları özlemek, bir yandan hayatın yeni getirilerini karşılamak, ama her zaman şükretmek...



Rengarenk ve doyumsuz ilkbaharı da aynı özlemle uğurlayıp hızla  yaza giriş yaptık, hem de 
takvim 1 Hazirana döner dönmez. Yemyeşil ve çiçek dolu bahçemiz yakıcı bir sarılığa ve dikenlere büründü. Sıcağa rağmen hala inatla yaşayan bir avuç gelincik ve dikenlerin çiçekleri dışında bir renk yok artık bahçede.
Artik her yer sapsarı
Otlar adam boyu oldu, geçmemiz gereken yerleri tırpanla açıyoruz; ama bir yeri temizlerken başka bir yerde dikenler büyüyor. Haftada bir tırpan yapmamıza rağmen bahçenin yarısına şu an girilemiyor:) Bostanda işleri rutine bindirebildik, böylece tarlada çalışma zamanımız iyice azaldı. Aslında toprak çok ilginç bir şekilde bağlıyor insanı. Yapılacak bir iş olmasa da fidelerin yapraklarına, çıkan ürünlere bakayım, azıcık toprağı kabartayım, dur şu otları da temizleyeyim derken evde bekleyen çoluk çocuk ve sevgili olmasa sabahtan akşama tarlada kalınabilir, çok tehlikeli:).  Mahsulü de toplamaya başladığımız icin neşemiz ve keyfimiz de daha fazla tabii. Ilk defa bahçe yapmayla ilgili öğrendiklerimi sezon sonunda toparlayıp ayrıca yazacağım.


Dikimden  2 hafta ve 2 ay sonra

Tırpan işçisi iş başında.
Otlar iyi ama dikenler sıçrayınca fena batıyor.
Bahceler sarardıysa da saksıdaki renkler hala güzel.
Kendi petunyalarım diye demiyorum,
bu civarlarda bu kadar güzellerini görmedim :)
(bir maşallahınızı alırım)



Adları güneş çiçeği; ama en güzel baharda açıyorlar
Yaz gelince yapılacaklar diye listelediğimiz bir sürü iş tabii ki de var ama hem sıcaklık (38-39 derecelerden bahsediyorum), hem de sağ elimde gelişen bir enflamasyon sebebiyle kendimize bir dur deyip mecburi olmayan işleri erteledik. 39 yıl boyunca sadece klavyeyle haşır neşir olmuş parmaklarım burdaki tempoyu kaldıramadı, "dinlendir bizi" diye alarm göndermeye başladılar. Sonu cerrahiye varmasın diye ben de onlara kulak verdim. Yeni erişte, mantı açmayı, çok özendiğim kütük tabak ve tepsi yapımlarını, arka bahçenin adam edilmesini ve yeni çiçek dikimlerini şimdilik askıya aldım. Daha ortalıktaki odunların toparlanması, su borularının toprak altına alınması gibi elzem işler var ama onları da bir ara elbirliğiyle hallederiz:). 

Gelecek sene erik toplamaya devam...
Yazın gelmesiyle beraber en üzüldüğümüz konu, her aksam dalından erik toplayıp kemirerek bahçede takılma aktivitemizin son bulması oldu. Güzel oğlum her erik topladığında bir torba da arkadaşları icin toplayıp ertesi gün sınıfına götürdü, hem gurur hem de sevinçle. Paylaşmak,  bir yetişkin söyledi diye oyuncağını istemediğin bir anda arkadaşına vermek zorunda kalmakla değil de, bu şekilde daha kolay öğreniliyor sanki. Kendi emeğini kattığın, senden olan bir şeyle ve içinden gelerek... Inşallah yeni diktiğimiz fidanlar da ürün verir, bereketli olur, ürünleri sevgiyle toplayıp sevdiklerimizle paylaşabiliriz her zaman.


Erik sezonu geçtiyse de evde antin kuntin faaliyetler, oyunlar ve su sezonu acıldı. Ister denize gideriz, ister bahçede suyla oynarız; ister topların peşinde koşuşturur, ister toprakla oynarız; ister evde yeni bir yemek dener, ister sahile çay içmeye gideriz; ister çamların altında piknik yapar, istersek de bütün gün kitap okur, oyun oynar,  danseder, sarkı söyleriz (burdaki karar verici biz'in daha ziyade çoçuklar olduğunu hatırlatmak isterim:)). Bunları 1 ya da 2 haftalık izine ya da akşamlara, hafta sonlarına sığdırma telaşımız yok. Çok şükür ki her gün sadece bizim :)
Huzurlu, küçük limanda oturmak, doya doya denizi izlemek,
çocuklarınla hoplayıp zıplamak gibisi yok.
Not: Fotoğraf yerleşimini hala tam beceremiyorum. İnşallah konuyu çözüp sayfa düzeni daha iyi yazılar yazacağım bir gün:)


*"Yedi Günlük Hafta Sonu", Ricardo Semler