25 Şubat 2019 Pazartesi

Kentten Köye Göçüş 201: Börtü, Böcek, vesaire...


Kentten köye göçüş yolculuğumuzun toplu öğrenileri serimizde sıra 3. ve son yazımızda... Bu fikrin kalbimize düşmesinden itibaren taşınana kadar karşılaştıklarımızı burada, dağ köyünde nasıl geçindiğimizle ilgili yazımı ise burada bulabilirsiniz. Bu yazıda da, şimdiye kadar en sık karşılaştığım diğer soruları yanıtlamayı umuyorumJ Börtü, böcek, vesaireyle nasıl baş ediyoruz JJ


Güzel birkaç fotoğrafla başlayalım :)



Doğanın içinde bir hayat düşlediğiniz zaman, gözünüzün önüne gelen manzara güzel bir orman, yemyeşil kırlar, kayaların arasından süzülen bir dere, ördeklerin suyun ve güneşin tadını çıkardığı bir göl, bahçesinde tavukların koşuşturduğu bir köy evi, sabahları kümesten yumurtaları alıp bahçede neşeli bir telaşla kahvaltı hazırlayan ailesine yetiştiren tatlı çocuklar, geceleri alabildiğine parlayan yıldızlar mı  oluyor? Temel olarak haklısınız, zaten işte bu anları yaşamak, çoğaltmak, doya doya tadını çıkarmak için doğaya dönüyoruz.   Ancak gerçekteki manzara fotoğrafı bu saydıklarımla sınırlı değil. Bir yan karede siz daha doğaya dönmeden önce orda oturan böcekler, sürüngenler, insan geldiyse yiyecek de gelmiştir diye tetikte bekleyen sevimli tarla fareleri, gözüne tavuklarınızı kestirmiş bir şahin ya da doğan, bahçede kahvaltı etmenizi zorlaştırmak için bekleyen arılar, akşam sizi içeri kaçırmaktan keyif alan sivrisinekler, geceleri romantik bir şekilde yıldızları izlerken gözünüzün önünden hızla geçen yarasalar, daldan dala atlarkenki sevimliliklerini evin içine ya da çatıya yerleştiklerinde sürdürmeyen sincaplar, masallarda önyargıyla kınandıkları için belki de sürekli pike yaparak dolaşan ağustos böcekleri, parmak arası terliklerinizle kırda koşarken ayacıklarınıza yapışmak için bekleyen keneler, tarlanızda ekilenleri ve lezzetli mantarları talan etmek için karanlığın basmasını bekleyen yaban domuzları, sansarlar, gelincikler var. Ve haliyle evlerinin yeni sakinlerini, yani sizi bekliyorlarJ

Keyifli doğa manzarası kabusa dönmediyse ve hala şükrederek plazadaki ofisinize koşmadıysanız devam ediyorum J

Amacınızın doğaya rağmen değil de, doğayla beraber yaşamak olduğunu içselleştirdiğiniz zaman rakipmiş gibi duran bu iki fotoğraf karesi de birbirinin içine giriveriyor.  Elbette ki yılanlarla sarmaş dolaş olmaya, sivrisineklere tüm kanımızı açmaya gerek yok. Ancak ufak 1-2 önlemle kendi rahatsızlıklarımızı önlemek ve onların da  kendi dünyalarında yaşamalarını sağlamak mümkün. Şimdi bunu böyle söylüyorum diye beni öyle börtü böcekle barışık bir insan sanmayın sakın. Buraya taşınana kadar kara sinek görmeye bile tahammül edemezdim. Çoğu yaz tatilinde arılar yüzünden kahvaltımı yarım bırakıp resmen kaçmışlığım vardır. Kertenkelenin, farenin, yılanın, çıyanın adından bile ödüm kopar. Ya da kopardı...
Tom halletmiş, bize fotoğrafını çekmek düştü

Yürüyüşte karşılaştık, biz kendi yolumuza devam ettik, o kendi yoluna gitti

Bir hayatı ne kadar çok istiyorsanız, beraberinde getirdiği zorlukları da aynı derecede güçlü hem de zorlanmadan karşılayabiliyorsunuz sanırım. Yukarda saydıklarımın hepsini, bazısını hafif ama bazısını da travmatik şekilde yaşadık. Kendi adıma en travmatik aynı zamanda da en gurur duyduğum deneyimim, ben uyurken alnımdan geçen minik bir tarla faresini elimle fırlatmaktı. Kalbim o esnada gerçekten vücudumdan fırlayacak kadar çarptıysa da, büyük bir metanetle ne bir çığlık attım, ne de bir ses çıkardım. Bir süre yatarken ışığı açık bıraktım sadece. Sanırım eskiden olsa anında o evden taşınır, hatta ilçe bile değiştirirdim.

Bir musibet bin nasihatten iyiymiş gerçekten de, o zamana kadar düşünsek de fazla üstünde durmadığımız ya da ötelediğimiz önlemleri hızlıca uygulamaya koymaya başladık vesileyle. Salon dışında bir şey yememek, açıkta yiyecek bırakmamak, dökülen kırıntıları anında süpürmek gibi kurallar; periyodik ilaç yapımı, fare istasyonları, bizim duyma frekansımız dışında bir ses çıkararak fare, yılan vb’nin uzak durmasını sağlayan bir alet (kesinlikle çok işe yarıyor), bahar yağmurları geçtikten sonra evin etrafına sülfürden set ve uçarcalar için de pencere telleri hızla uygulamaya kondu.

Bu önlemler dışında, bu börtü böcek tayfasıyla doğal dengeyi de bozmadan başa çıkmanın en iyi yolu, yine doğanın dengesinden faydalanmak aslında. Kedi, köpek, birkaç da tavuk oldu mu, fare, yılan, böcek, vahşi hayvan, yaban domuzu gibi sorunlar kendi içinde halloluyor. Örümcekler sineklerle, çıyanlar örümcek ve akreplerle, yılanlar farelerle,  serbest gezen tavuklar var ya, onlar işte tam da bu börtü böcek ve sürüngenlerle besleniyor. Kedi deseniz zaten avcı, ne evin içinde, ne dışında bunlara geçit vermiyor. Bir diğer böcekten kaçanları tavuk, tavuktan kaçabilenleri kedi hallediyor. Köpekler de daha büyük hayvanlarla ilgili sorunları çözüyor.
Bahçenizin etrafını telle çevirmek, büyük hayvanların dışardan gelmesini büyük ölçüde engelliyor. Ancak tellerin altına mutlaka bir duvar yaptırmak lazım, yoksa özellikle yaban domuzları tellerin altını genişletip içeri girebiliyorlar. Bizim baştan keşke bu detayı bilseydik diye hayıflandığımız bir konu olduğu için özellikle belirtmek istedim J
Yaban domuzları telleri eğip alttan girmiş ve tarlayı sürmüş

Hektor bir gece yine bir sansar yakalamış

Tom av peşinde
Tüm bu önlemlere rağmen arada sırada yolunu şaşırıp eve giren ufak tefek arkadaşlar olmuyor mu, oluyor elbette. Sinek ve böcekleri Tom (oğlumun kedisi) hallediyor. Çoğu zaten sesten sersemlemiş durumda olan kırkayakları, çıyanları ise bir maşa ile alıp dışarı atıveriyoruz. Sanılanın aksine insana tehlikeli olacak kadar zehirli değiller. İnsanlardan da kaçtıkları için ısırma olasılıkları da düşük. Ancak siz hiç görmeden dokunursanız,  üstüne basarsanız o zaman ısırabilir. Çocuklar da tehlikeli ve tehlikesiz böcekleri çok iyi ayırt edebiliyor. Kertenkele gördüklerinde peşlerinden koşarken, bir çıyan ya da sarıkız böceği gördüklerinde hemen ordan uzaklaşıp bize haber veriyorlar. Yürüyüşte bir yılanla karşılaşırlarsa panik olmadan etrafından dolaşabiliyorlar (Buralarda zehirli bir yılan türü bulunmadığını da eklemeliyim sanırımJ). Her konuda oldukları gibi bu konuda da benden en az 1000 kat daha iyiler.
Şu çıyanı da tarlaya transfer edelim

Kertenkeleler de artık bizden kaçmıyor

Kurbağamız da var
Böcek ısırmalarından ve kenelerden korunmanın en önemli yöntemi ise, özellikle güzel havalarda çıplak ayakla yemyeşil bahçede koşup oynamak isteğine karşı koyabilmek. Çıplak ayak değil, terlik bile değil, çorap ve çizme giymeden bahçenin yeşil yerlerine, tarlaya, bostana inmek yok. Bir de aklınızda olsun, olur da kene yapıştığını görürseniz kendiniz çıkarmaya çalışmayın. Mutlaka bir sağlık kuruluşuna gidin.
En sıcak havalarda bile çizme şart
Açık havanın tadını çıkarırken arılar bize yanaşmayıp olmaları gereken yere, çiçeklerin ve sebzelerin yanına gitsinler diye, bahçedeki oturma alanımızın yakınlarına arılara cazip gelecek çiçekleri dikmedik. Ek bir önlem olarak özellikle kahvaltı ve yemek zamanı kahve yakmak, geceleri de mor ötesi ışık calıştırmak hem arıları, hem sinekleri hem de uçan diğer arkadaşları uzak tutuyor. Bir de nerdeyse her derde deva fesleğen var tabiiJ Fesleğen olan yerden sinekler uzak duruyor.

Fesleğenler sağolsun, rahat rahat kahve içebiliyoruz

Kahve yakalım da arılar fazla yaklaşmasın

Bu kadar yazdım ve evde artık neredeyse hiçbir davetsiz misafir yok diye sanmayın ki her şeyin çaresini bulduk. Bir akşam yatak odamıza bir yarasa girdi mesela. Yarasaya zarar vermek istemiyoruz ama onunla uyumak da istemiyoruz haliyle J Örtülerle, montlarla rüzgar koridorları mı yapmadık, farklı düzeylerde sesler mi çıkarmadık, hangisi işe yaradı da çıktı hatırlamıyorum. Umarım bir daha karşılaşmayız benzer bir durumla (ummakla yetinmiyorum, artık teli olmayan pencere açmıyorum elbetteJ). 
Şu son zamanlarda da sincaplarla uğraşıyoruz. Ağaçlarda gezerken, bir ceviz aşırıp giderken son derece sevimli olan sincaplar bizi kendilerine çok yakın hissetmiş olacaklar ki çatımıza taşındılar. Tepemizde sürekli pıtır pıtır bir hareket, artık yalıtımı mı yiyorlar, elektrik kablolarını mı kemiriyorlar bilmiyorum. Kendilerini tekrar ağaçlara transfer edecek bir yöntem bilen varsa haber versinJ


Samimiyeti artırmak isimli ön çalışma

Ağaçta daha güzeller aslında


Doğada, doğanın gerçek ev sahiplerinin yaptığı sürprizler de bitmiyor. Geçen yaz sonu minnak Aden’im baykuş sesi duymak istiyorum diye tutturdu. Buralarda baykuş yok. Aden’e de söylüyoruz ama nafile, her gece bizi dışarda nöbete dikiyor. 2. ya da 3. geceydi, gerçekten duyduk baykuş seslerini. Sonra bir tanesi geldi, bahçede şemsiyemize kondu. Aden’imdeki sevinci tahmin edin artık. Aden mutlu, biz şaşkın, o baykuş biraz durdu, görüldüğünden emin oldu ve gitti. Sonra Aden bir daha hiç sormadı, biz de bir daha hiç baykuş sesi duymadık.

Diyeceğim o ki, siz börtü böceği dert etmeyin. Kalbinizi temiz tutun ve gerisini doğaya bırakın... 

Fotoğraf pek iyi olmasa da , baykuş misafirimizin anısı bize...



18 Aralık 2018 Salı

Kentten Köye Göçüş 102: Nasıl Geçiniyoruz?

Kentten köye göçüş yolculuğumuzun öğrenilerini toparlamayı hedeflediğim üçlemenin ikinci ve muhtemelen en çok merak edilen bölümüne nihayet sıra geldi:) Ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyoruz? Başlamadan tekrar hatırlatayım, hiçbir konuda olmadığı gibi bu konuda da tek ve mutlak bir doğru yok. Burda paylaşacaklarım da sadece kendi deneyimimiz, kendi öğrenimimiz.  Yolculuğumuzun hazırlık aşamalarını paylaştığım ilk yazıda yaptığım gibi, konuyla ilintili daha önceki paylaşımlarımı da linkledim. Kırmızı ve bold yerler, isterseniz detay için onlara da göz atabilirsiniz :)

Bir dağ köyünde olabildiğince kendi kendinize yetecek bir şekilde yaşıyorsanız, hayatınızı idame ettirmek için ihtiyaç duyduğunuz maddi kaynak da büyük şehirlerdekine oranla oldukça az oluyor. Biraz olsun gözünüzün önüne getirebilmek için ufak bir egzersiz yapalım: Şu andaki ortalama aylık harcamanızı düşünün...
Birinci aşamada ev kirasını, aidatları, mortgage taksitlerini, çocuğunuz varsa okul taksitlerini, servis ücretlerini, gidiyorsa kurs ve doğada zaman geçirsin diye yapılan aktivite maliyetlerini, bakıcı/yardımcı maaşlarını, temizlik, yemek, bahçe işlerine yardımcı olanların ücretlerini, otopark, vale, taksi masraflarını, spor salonu aidatları, kuaför, kozmetik, spa-masaj gibi bakım harcamalarını ve yüksek maliyetli tatilleri toplam harcamanızdan düşün. 
Ikinci aşamada kıyafet, ayakkabı, çanta, kişisel aksesuar, değerli takı, büyük küçük ev eşyaları, ev aksesuarları, mutfak eşyaları, eskisi kullanılır durumda olduğu halde daha yenisine sahip olmak ya da zevkiniz değiştiği için yenilediğiniz telefon, tablet, bilgisayar, diğer elektronik eşya, TV, beyaz eşya, mobilyayı, dışarda yenen yemekleri, bar, club, eğlence, kültür harcamalarını düşün.
Üçüncü aşamada ise hadi oturup bir kahve içelim'lik küçük harcamaları, aklınızda bir şey olmasa bile önünden geçerken gördüğünüz için aldıklarınızı, taze ve kaliteli gıda tüketebilmek için organik üreticilere ödediklerinizi düşün.
Tebrikler😀👏 bir dağ köyünde yaşamak için gerekli harcama listesine ulaştınız: Iletişim, yakıt, toplu taşıma, eğer kendiniz üretmiyorsanız elektrik, su gibi sabit maliyetler ve de yine kendi üretiminiz dışında kalan gıda.

Kekikler dağdan, sumaklar naneler bahçeden...
Kırdan toplanmış gerçek kır çicekleri

Fiyatları da Istanbul'daki gibi düşünmeyin sakın. Buralarda hayat büyük şehirlere göre çok ucuz. Sebzenin meyvenin tazeliği zaten kıyas kabul etmez de, fiyatları da pek karşılaştırılmıyor. Bu yazı için Doran ek gıdaya geçtiğinde  düzgün bir şeyler yesin diye sebze-meyveyi getirttiğimiz üreticinin fiyatlarına baktım, 1 kg lahana 6 TL olmuş. Burda 6-7 kg'lık lahanayı 5 TLye alabilirsiniz. Mandalina orda 8 TL, burda 1. Elma orda 8,5 TL, burda 2,5. Tek tek her şeyi yazmayacağım; ama diyeceğim o ki, Starbucks'a bir gidişte harcadığınız miktarla burda bir haftalık pazar alışverişinizi yapabilirsiniz. Sadece sebze -meyve değil elbette. Steakhouse'larda 1 porsiyon bonfilenin fiyatıyla burdan istediğiniz etin en pamuğundan en az 1 kilo alırsınız. Peynir, zeytin, zeytinyağı deseniz, en alası, şu anda bu ürünler için harcadığınızın yarısı kadardır muhtemelen. Bir cafede oturup bir şeyler atıştırmak isteseniz, Istanbul'da bir fincan çay fiyatına el açması gözlemeli kahvaltı edersiniz. Büyük cafelerde çay ne kadar oldu bilmiyorum; burda ise bir büyük çay denize uzak yerlerde 1,5-2; deniz kenarı yerlerde 2,5-3 TL. Ha serviste çayın yanında çookie ya da minik çicekler yok tabii:) Günlük hayatınızda sürekli maruz kaldığınız bir tüketim ortamı, gittiğiniz her yerde mağaza, AVM, lüks restaurant, cafe vb zaten yok. Arada sırada çoluk çocuk sinema kültüründen uzak kalmasın diye Edremit'e sinemaya gittiğimizde 3 kişi biletiyle mısırıyla, frigosuyla, suyuyla, sodasıyla harcadığımız toplam miktar sanıyorum Istanbul'daki bir tam bilet kadar. Tatil deseniz denizin, ormanın, dağın en güzeli bu coğrafyada. Evler hem kışlık, hem yazlık, hem dağ evi, hem köy evi. Bahçelere çadır kurup kamp da yapılır, tarlada bostanda çalışıp ekolojik tatil de.


Orman serbest, ücretli aktivitelere gerek yok hiç
Bahçemden... Çadır da kurarız, kamp da yaparız. 

Dağ köyü tatili mode on

Sahillerimizi yaz kış sevdiğimiz doğrudur

Her ne kadar artık ücret karşılığı olan bir iş yapmasam da, eskiden kazandığım parayla satın aldığım ürün ve hizmetleri üreterek geçiriyorum günlerimi. Hem evimizin, hem bahçemizin tüm işlerini kendimiz yapıyoruz  (bahçe işlerine tek yazı linkledim; ama blogun yarısı zaten bu konudan bahsediyor - ve evet hepsini kendimiz yapıyoruz, dışardan herhangi bir hizmet satın almadan:)) Kışları ekip biçmesek de, yaz aylarında meyve sebze ihtiyacımızı  sadece bahçemizden, bostanımızdan karşılıyoruz. Salça, turşu, erişte, sirke, mantı, makarna, bira, şarap (yasal sınırlar çerçevesinde), ekmek, canımızın istediği her türlü yiyecek, ya bostandan itibaren, ya mutfaktan itibaren hep kendi üretimimiz (bu arada mutfağımızda ne var merak ederseniz, Instagram'da @mutfaktanevarsa hesabını takip edebilirsiniz:).  Evimizin süsleri, hediyelerimiz, yılbaşı, doğumgünü neşelerimiz hep kendi üretimimiz. Mutfak artıklarımız ya bostana gübre olacak komposta gidiyor, ya temizlik sirkesi oluyor, ya da yine bahçede bostanda sıvı gübre, doğal pestisit ve insektisit olarak kullanılacak enzim oluyor. Saçlar mı beyazladı, kınayı, yazdan toplayıp kuruttuğumuz  papatyalarla işleyip sürüveriyorum, yeni boyanmış gibi oluyor. Fizik yoğun tüm bu işlere rağmen sıfır stres, bol huzurla yaşadığımız için kaçıp kurtulmalı bir tatil ihtiyacımız olmuyor eskisi gibi. Çünkü bizim her günümüz bir yandan tatil, bol nefesli, bol eğlenceli. Günlerimi geçirdiğim en önemli, en değerli iş ise elbette çocuklarım.


Maliyetsiz yılbaşı süslemesi
Minik ellerin hazırladığı emek yoğun hediyeler...

Temizlik sirkesi besleyen minnağım

Şimdiye kadar gıda dışı masraf kalemlerimiz, yeni tahta kaşık, salça kavanozu, bahçe çatalı, çapa, el arabası gibi üretime dönük yatırımlar, mevsimlik çiçek gibi bütün bir sezon ruhumuzu besleyen güzellikler, pasta spatulası gibi ufak şımarıklıklar ve çocukların ihtiyaçları oldu hep. Yıllar içinde o kadar çok kıyafet almışız ki örneğin, bedenim değişmezse ömür boyu başka kıyafete ihtiyaç duymam. Ev ve mutfak eşyası da o kadar çok ki bir yenisini almanın ne bir rasyoneli, ne bir anlamı var. Bazen evde olmayan bir şeye ihtiyaç duyarsak, satın almak yerine elimizdekileri kullanarak kendimiz yapıyoruz. Kızımın doğum gününde pastasını her zamanki gibi tabağa koymak yerine, pasta standı kullanmak istedim örneğin. Biraz araştırdım, fiyatları görünce almaktan vazgeçtim. Bahçedeki odunlardan sevgilim kesti, ben zımparaladım, cilaladım. Kendim yaptım diye gereğinden fazla beğenmiş olabilirim, ama bence gayet de güzel oldu. Ha o stand olmasaydı da bir şey olmazdı, ama madem yapabiliyorum, neden yapmayayım :)

Ev yapımı pinata... Tamamen minik eller yaptı...
Pasta standım kalp ben (pastayı da ben yaptım tabii ki :))


Tüm bunlar, burdaki hayat koşullarına ilişkin  bir resim oluşturmaya yetmiştir umarım. Özetle burada en az düzeyde tüketim var ve hayat da büyük şehirlere oranla çok ucuz. Dolayısıyla ihtiyacınız olan nakit girdisi de çok daha az. Eğer ki bir zanaat sahibiyseniz, mesleğinizi her yerde yapabilecek durumdaysanız zaten çok şanslısınız. Ek olarak işiniz "taşınabilir"se, her daim home office çalışmaya elverişliyse, geliriniz eskisine göre çok daha az bile olsa çok konforlu bir şekilde yaşayabilirsiniz. Şimdiye kadar sadece kurumsalda çalıştıysanız  freelance online danışmanlık, çeviri yapabilirsiniz. Teknolojinin imkanlarını kullanarak uzaktan ya da evde 1-1 özel ders verebilirsiniz. Varsa hobileriniz konusunda uzmanlaşabilir, takı, seramik, mum, sabun,  örgü, dantel, aksesuar, yerel gıda ürünleri hazırlayıp satabilirsiniz. Ticarete yatırım yapmak isterseniz esnaflık yapabilir, cafe, restaurant, butik otel, pansiyon işletebilirsiniz. Köyde değil de kasaba ya da ilçedeyseniz var olan işletmelerde garsonluk, tezgahtarlık gibi maaşlı işlerde çalışabilirsiniz. Bu işlerle değil de doğayla, toprakla ilgilenmek isterseniz çiftçilik  yapabilirsiniz, ürettiklerinizi toptan satabilir ya da doğal ürünler üretip & yapıp e-ticaret yöntemiyle büyük şehirlerdeki son tüketiciye pazarlayabilirsiniz. Bir kamyon alıp yük taşıyabilirsiniz, tarlalarda günlük işlere gidebilirsiniz. Ne yapacağınız ve ne yoğunlukta yapacağınız, bu işten gelir, kişisel tatmin ve kariyer beklentinize ve işe ne kadar zaman ayırmak istediğinize bağlı. Unutmayın ki ihtiyacınız olan gelir sadece üretiminiz dışında kalan yakıt, elektrik, gıda... Sonrası tamamen sizin kendiniz için seçtiğiniz hayat kompozisyonuna bağlı...

Bıçağın sapı sevdiceğimin eseri
Sirke zamanı - Isterseniz fazla üretip satabilirsiniz
Turşuculuk... Hem de probiotik...

Biz bu yola çıkarken  ürün ve hizmet olarak eski tüketim alışkanlıklarımızı tamamen bırakmayı, bizi bir anlamda nefessiz bırakan düzenin dışına çıkmayı, ürettiğimizin ötesinde tüketmemeyi hedefledik. Gerçek ihtiyacımız dışında, belki komik gelecek ama, bir buzdolabı poşeti bile almamayı göze aldık. İhtiyaç duyacağımız az bir gelire ise çiftçilik yaparak ulaşmayı hedefledik. Seçtiğimiz alan uzun yıllar sonra gelir getirmeye başlayan bir alan olduğu için henüz çiftçilikten kazanç elde edemiyoruz, ancak sevgilimin işini taşıyabilmesi ve home office çalışabilmesi sonucunda bu gecikmeyi tolere edebiliyoruz.

Kendimizi kendine yetecek kadar üretme ve sadece ürettiğini tüketme yolculuğunun başında sayıyorum, onu da söyleyeyim. Çok gelişme gösterdik; ama gidilecek de çok yol var. Bir yandan işin güzelliği de burda zaten... Öğrenmenin, doğaya rağmen değil, doğayla birlikte yaşamanın yeniliklerinin, tüketimi azaltmanın sonu yok. 

11 Aralık 2018 Salı

Kentten Köye Göçüş 101: Hazırlık

Son zamanlarda "Nasıl yaptınız, nasıl başardınız, biz de düşünüyoruz neler tavsiye edersiniz?" diye çok fazla soruyla karşılaşmaya başladım. Soruları dilim döndüğünce yanıtlamaya çalışırken geçmişe gittim ben de... Bu hayali kurmaya başladığımız günleri, evimizin inşaatı başladığında duyduğumuz mutluluğu, taşınırkenki heyecanımızı an an yeniden yaşadım. Şaka maka 2,5 seneyi geçmişiz yuvamızda. Sondan bakarsak kısa, baştan bakarsak uzun bir zaman. "Keşke baştan bilseydik, bazı şeyleri farklı yapardık." dediğimiz çok fazla şey öğrenmişiz yaşayarak, bazısı mutlak doğru, bazısı göreceli elbette. Hala da her gün öğrenmeye devam ediyoruz, sıkılmadan, mutlulukla, aynı heyecanla. Tüm bunları hatırlayınca yolculuğumuzun öğrenilerinden bahsetmek istedim. Her hayat, her hayal, her insan, her yolculuk farklı olduğu için tavsiye veremem ama belki bizim yolculuğumuz aklınızdaki bazı soru işaretlerini gidermeye yarar:) Başlamadan hatırlatayım, bold ve kırmızı olan yerlerde, konuyla ilintili olan daha önceki yazılarım linkli, detay isterseniz onlara da göz atabilirsiniz:) 

En önemli etken ve yer seçimi:
Büyük şehir yaşantısını, işlerimizi, kariyerlerimizi bırakıp neden bir dağ köyüne yerleştiğimizi bu blog'un ilk zamanlarında yazmıştım. Bu hayali gerçek kılan en önemli faktör, sevgilimin de, benim de aynı hayali, aynı tutkuyla paylaşmamız ve sihirli bir şekilde olmasını beklemek yerine gerçekleştirmek için çalışmamızdı sanırım.  Bizim için bu hayalin hazırlık aşaması ise oldukça uzun sürdü. Nasıl yaşamak istediğimizi biliyorduk; ama yerini ve pratiğini zaman içinde keşfettik. Internetteki ilanlar o zamanlar hem çok kısıtlı olduğu, hem de çevreyle ilgili fazla bir ipucu vermediği için hafta sonlarında, tatillerde aklımızdaki yerleri gezdik, araştırdık. Zaman içinde aday coğrafya iyice ufalınca,  köy köy dolaşıp kahvelere satılık yer sorduk. Şimdi oturduğumuz yeri gördüğümüzde buraya aşık olduk... Hayatımızın sonuna kadar aynı noktada  sadece nefes almanın bile bizi mutlu edeceğini daha o an anladığımı düşünüyorum hep. İnsan her gün aynı manzaraya bakıp her gün farklı bir mutluluk duyar mı? Duyuyormuş... O zamanlar hiç düşünmediğimiz ancak taşındıktan sonra ne kadar önemli olduğunu anladığımız bir nokta da köyün yeri. Biz hem ana yola, hem ilçeye, hem sahile,  hem ormana, hem Çanakkale'ye hem Edremit'e çok yakınız. Bu, çocukların okula gidiş ve gelişleri, doktor, alışveriş, aktivite, sosyallik anlamında inanılmaz bir avantaj sağlıyor.

Biz bu manzaraya aşık olduk sanırım

Oturduğumuz yerden gün batımı

Güneşte de güzel, siste de, bulutta da

Artık hemen her emlakçının tüm ilanları internette bulunuyor ve en azından buralardaki tüm satılık yerler de emlakçıda. O yüzden masa başından işin çoğunu halletmek mümkün. Kısa listeye aldığınız yerleri görmeye geldiğinizde de zamanı verimli kullanmak ve sübjektif fiyatlandırmalardan korunmak adına mutlaka bir emlakçıyla dolaşmakta fayda var. Eğer bizim gibi  ekip biçme hayaliyle tarlanın içinde oturmak ve sıfırdan bir ev yapmak istiyorsanız, almadan önce sit alanı olup olmadığını,  imar durumunu,  kaç m2 inşaata izin verildiğini kontrol ettirmeyi atlamayın. Köyün merkezi dışında kalan yerler için muhtar izni yeterli değil, mutlaka İl Özel İdare'den izin alınması ve öncesinde de bu araştırmanın yapılması lazım. Her şey yolundaysa da izinleri takiben inşaata başlayabilirsiniz.

Ev ama nasıl?
Yeri seçtikten sonra, bizim hazırlık safhamızın en uzun bölümüne girdik. Başımızı sokacak bir dam :)  Ilk başlarda "prefabrik küçük bir ev yaparız, bize yeter"le başlayıp, ahşap eve, ordan "insan gücünü ayarlarsak beton ev de olabilir aslında"ya, en sonunda ise "hayallerimizi bütçeyle  sınırlamayalım,  hayatımızı 7x24 içinde geçireceğiz" düşüncesiyle taş eve evrildi damımız. Evrildikçe bütçesi arttı, bütçesi arttıkça bitmesi gecikti.  Ama iyi ki de böyle oldu, evin kendisini bile o kadar çok seviyoruz ki, bunca zamandır oturmamıza rağmen hala boş duvarlarına bakmak bile bize yetiyor, sanki dünyanın en güzel mimari eseri...

Köy evimiz 💜💚💙

Sıfırdan ev yaptırmak hele ki küçük yerde  çok çok çok zor, önce onu söyleyeyim. Bir de bizim gibi uzaktaysanız, başında durma imkanınız yoksa mutlaka güvenebileceğiniz birilerine ihtiyacınız var. Dünyanın en şanslı ailesi biz olmalıyız ki, izinlerden projeye, kaba inşaattan detaylara her şeyle ilgilenen, hayalimizi kendi hayaliymiş gibi heyecanla paylaşan, ev kendi eviymiş gibi tüm süreci sahiplenen birisiyle karşılaştık. Ömer Bey bu yazıyı okur musunuz bilmiyorum; ama okursanız her gün sizi sevgiyle andığımızı bilin istedim:) Evimiz bir yandan yapıla dursun, tahtaların rengine, yer karolarına, kapı pencere kollarına, mutfağa vb karar vermek için gezmediğimiz fuar, yapı market, nalbur, seramikçi, renklerini karşılaştırmadığımız boya markası kalmadı. O aralar cilanın  tonu bile sadece bir renk değil, dünyanın en en önemli, en heyecanlı konusu bizim için. Çünkü hayalimize uzanan yola elimizle koyduğumuz bir basamak, en az hayalin kendisi kadar güzel. Şimdi yazarken bile yüzümde bir gülümseme belirdi yine :)

Elektrik, su, ısınma
Evin kendisiyle beraber elektrik, su ve ısınma konuları da oldukça mesai harcadığımız konular oldu. Elektrik için güneş enerjisini araştırdık önce. Teoride çok mantıklı olsa da,  sürekli bir enerji için güneşsizliğe  üst üste en fazla 3-4 gün tahammülü var sistemin.  Burda da sonbahar ve kış aylarında üst üste bulutlu ve yağmurlu gün sayısı çok. 2 küçük çocukla enerjisiz kalma riskine girmek istemediğimiz için şebeke elektriğine karar verdik. Bu defa da dağ başında olduğumuz için yakınlarda elektrik çekilebilecek uygun bir trafo  olmaması sorunu karşımıza çıktı, trafo ve trafo direği satın almak durumunda kaldık. Güneş enerjisinin kurulum maliyeti trafo ve direğe rağmen diğerinden daha yüksekti ama birkaç yıl içinde kendini amorti ederdi, eğer ki bizim konumumuza uygun olsaydı tabii.

Bahçesinde trafoyla yaşayanlar...
Isınma, kombiyi açmak kadar kolay olmasa da alternatifleriniz fazla en azından. İklim, evinizin büyüklüğü, oda sayısı, sevdiğiniz ortam sıcaklığı, bütçeniz gibi faktörleri göz önüne alarak soba kurabilirsiniz, kalorifer için ısı pompası, katı yakıt kazanı, şömineyle ısınan sistem tercih edebilirsiniz, ya da ısı pompası ve yerden ısıtma yaptırabilirsiniz. En konforlu sistem kuşkusuz, eğer Ege veya daha sıcak bir yerde yaşamıyorsanız yüksek ihtimal ilk defa duyacağınız ısı pompası.  Havadan ya da topraktan aldığı ısıyı kalorifere ya da yerden ısıtmaya elektrik enerjisi yardımıyla taşıyan bu sistem,  Kuzey Ege'den güneye indikçe yaygın olarak kullanılıyor. Ancak buralardaki minimum hava sıcaklığı  havadan çalışan sistem için yetersiz. Topraktan çalışan sistem bu sorunu çözse de, o sistemin fizibilitesini düzgün bir şekilde yapıp sistemi kuracak güvenilir bir firma bulamadık (hala arıyoruz, hala bulamadık). Kurulum maliyeti de oldukça yüksek olduğu için risk almaktansa konforumuzu biraz bozarız diyerek katı yakıt kazanı kurduk. Biraz iş gerektiriyor ama en azından evimiz en soğuk günlerde bile sıcacık :)  Şömineyi ise herhangi bir sisteme bağlamadık,  karşısında keyif yapıyoruz daha ziyade:)

Kazan yakma


Şömine hazırlığı


Mis

Su, hiç beklemediğimiz bir şekilde taşındıktan sonra bizi en çok uğraştıran konu oldu diyebilirim :) Neyse ki çabuk hallettik:) Su için yine iki alternatif var; şebeke suyu ve sondaj suyu. Şebeke suyu kullanacaksanız sık kesintilerle uğraşmamak için bir depo edinin mutlaka. Sondaj yapacaksanız öncesinde izinlerin alınması gerekiyor. Dalgıç pompasıyla su bir depoya basılıyor ve depodan da evinize geliyor. Eğer depo ve ev arasında yeterli yükseklik farkı yoksa mutlaka ilk günden bir hidrofor edinin ki su basıncı düzgün olsun. Bir de dalgıç pompanıza iyi bakın, elektrik bağlantısı doğru olsun, su yokken boşa çalışmasın. Yoksa çok çabuk bozuluyorlar ve biraz maliyetliler:( Sondaj suyunu tahlil ettirip kullanım alanını tahlil sonuçlarına göre belirlemenizde fayda var. Her iki sistemde de, var olan tüm borularınızı, hidroforunuzu vb kışın donmalara karşı korumanız lazım.  

Maliyet
Yeri gelmişken yine çok gelen bir soruya yanıt vereyim. Maalesef bu işin, evin, arazinin, sistemlerin belli bir bütçesi yok, daha doğrusu sizin bütçeniz neyse, bu işinki de o. Köy içinden bir ev alırsanız maliyeti farklı olur, yeni yaparsanız farklı. Ev olarak 40-50 m2 konteyner koyarsanız farklı olur, villa  yaptırırsanız farklı. Deniz görmeyen ağaçsız küçük bir arazi alırsanız farklı olur, 10 kat maliyetle daha iyi bir yer alırsanız farklı. Mutfaktı banyoydu kazandı ısıtmaydı en basit ve hesaplı malzemeden de olabilir, lüks de. O yüzden bütçenizi belirlerken sizin istekleriniz, imkanlarınız, planlamanız ve zamanlamanızı dahil ederek araştırma yapmakta fayda var. Bir de ne kadar paylı hesaplarsanız hesaplayın, mutlaka ekstra maliyetler çıkıyor:) 

Maliyet demişken de nasıl geçineceksiniz kısmına geçis yapacaktım ancak bu yazı biraz uzadığı için onu ikinci yazıya bırakıyorum. Taşınma sonrasına ilişkin sorular ise herhalde ancak 3.yazıda olur. Kentten köye göçüş üçlemesi :) Burdaki konularla ilgili başka sorularınız olursa, ya da gelecek 2 yazıda bahsedilse iyi olur dediğiniz konular varsa yorumlara yazın lütfen:) 




25 Eylül 2018 Salı

Çocuk Gibi Çocuk...

Eşimle beraber işi, gücü, büyük şehir hayatını bırakıp bir dağ köyüne yerleşme kararı almamızın en temel ve önemli sebebi, birbirimizle ve çocuklarımızla daha fazla beraber olma, günün sadece 1-2 saatini değil, hayatın her anını paylaşma hayalimizdi. Çok fazla bir şey değildi aslında istediğimiz. Sabah 6:30da çocukları uzaktan severek evden çıkmak yerine, öperek uyandırabilmek, kahvaltılarını bakıcılar ya da okullar yerine kendimiz hazırlayabilmek, okula sarmaşarak, sevişerek uğurlamaktı.  Eve döndüklerinde karşılarında bir başkasını değil de bizi görmelerini; anlatmak istediklerini, heyecanlarını, tutkularını, mutsuzluklarını, sevinçlerini sıcağı sıcağına, beklemek ve sınırlı bir zamana sıkıştırmak zorunda kalmadan paylaşabilmelerini sağlamaktı. Günü birlikte karşılamak, birlikte yaşamak, akşamları yine birlikte uğurlamaktı...  Çocuklarımız sevildiklerini her an görsünler, duysunlar, hissetsinler ve okulda, evde, doğada olabildiğince çocuk olabilsinlerdi.  

Çok fazla bir şey değildi, ama buraya gelmeseydik asla ulaşamayacağımız bir hayaldi. Hayallerin gerçekleşmesi gibi güzel bir şey var mı? Şimdi, özlemle beklediğim zamanları unutmadan, her saniyenin tadını çıkararak yaşıyorum tüm bu anları. Günlük hayatın en sıradan, belki bazen bıktıran işleri, benim için dünyanın en büyük mutluluğu çünkü.  Okul açılma telaşım hiç yok. Toplantı olacak nasıl gideceğim stresim yok. Biri sabahçı diğeri öğlenci; ama bütün gün gitti derdim yok. Hafta çok koşturmacalı geçecek sıkıntım yok... Bütün günüm, bütün zamanım, bütün enerjim onların. Beni de daha fazla mutlu eden bir şey yok...

Yaşasın toplantı, öğlen de oğlumu görebildim:)
Minnak kızım, en küçük aşkım Aden'im de bu hafta yuvaya başlayınca, bir zamanlar imkansız gibi görünen  bu basit hayali gerçekleştirebildiğim için ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hatırladım, bol bol da gözyaşı döktüm mutluluktan. Uyum günlerinde bahçede sırtımı ağaca yaslamış beklerken kitap okuyabildiğim için, "bitse de bir an önce ofise dönsem" stresim olmadığı için, sürekli maillerimi kontrol etmek yerine tüm dikkatimi benimle kardeşini beklemeye gelen oğluma verebildiğim için, zaman sıkıntım olmadan her gün kendi ellerimle okula götürüp kendi ellerimle okuldan alabildiğim için ...

Yuvanın bahçesinde Aden'i beklerken


Okul da güzel kavuşmak da


Okulların açılmasını da bahane edip burdaki okul durumundan bahsetmek istedim. Belki benzer hayalleri olanlar vardır ve çocuklar ne yapar diye merak ediyorlardır... Sadece kendi deneyimimizi ve de kısaca yazacağım ama başka merak ettikleriniz olursa yorumlarda sorun lütfen:)


Ilk gün pozu
Taşınma zamanı olarak kendimize çektiğimiz kırmızı çizgi Doran'ın ilkokula başlama zamanıydı. Tüm hayat şeklimizi değiştirip bilmediğimiz bir yaşama geçerken bir de okul değişkeni denklemde olsun istememiştik. 1-2 ay öncesinden okullarla konuşup içimize sineni seçeriz diye düşünüyorduk. Bizim buralardaki köylerde okul yok. Çocuklar taşımalı sistemle -ücretsiz servis gibi düşünebilirsiniz- gelip gidiyorlar. Eğitim tam gün, sabah 8:30-9:00 gibi başlıyor, öğleden sonra 15:00 civarı bitiyor. İlçede oturan çocuklar öğle yemeğine eve giderken, köyden gelenlerse Çanakkale'den onlar için gelen yemeği yemekhanede yiyor. Öyle başta benim zannettiğim gibi okul seçemiyorsunuz. Okul, adresinize göre belirleniyor - hoş bu tüm devlet okulu sisteminde böyle, buraya özel değil-. Sınıfların olabildiğince dengeli olması için ilk gün ilçeden/köyden gelen, anaokuluna giden/gitmeyen, kız/erkek alt gruplarından eşit sayıda ögrenci içerecek şekilde kuralar çekiliyor. Öğretmenler de kurayla belirleniyor. 
Ödevler, projeler, araştırma konuları çocukların kendi yapabilecekleri seviyede. Yıl sonuna doğru, gösteriler ve sergiden oluşan bir şenlik düzenleniyor. Gösteri dedimse, çocukların bahçede çocuk gibi dans ettiği, grup oyunları oynadığı ve çok eğlendiği bir şenlik.  Sergi ise zaten yıl içinde yaptıklarından oluşuyor. Oğlum bu yıl 3.sınıfa gidiyor ve geçtiğimiz dönemde gözlemlediğim kadarıyla içerik, bir çocuğun hayatında, eğitiminde, gelişiminde okula düşen payı yeterince karşılıyor. 
Çocukların kültürel, sanatsal ve sportif ilgi alanlarını desteklemek için ilçe halk eğitim merkezlerinde birçok kurs açılıyor her sene. Sayısı çok fazla olmamakla beraber özel kurslar da var.

Antrenman zamanı
En güzel pota



















Spor Aşkına

Sınıf gezisi sabahı
























In love with Troy

Aikido yok ama Taekwondo var

Ilkokulun aksine yuva ve anaokulu yarım gün. Sınıflar 13-14 kişilik.  Hem sabahçılara hem de öğlencilere ara öğün çıkıyor. 3 yaştan itibaren yuvaya alıyorlar. Aden gitmeyi çok istediği için 4 yaşında başladı, istemeseydi bir sene daha göndermezdim, doya doya bir yıl daha birlikte geçirelim diye.   

Ilkokul sonrası da normal ortaokul, lise, fen lisesi, yüksek okul ilçede var. Çanakkale'de lise kazananlar için servis de organize ediliyor. Zaten Çanakkale 45 dk, 1 saat mesafede:) Bakalım o zamanlar biz nerde olacağız, çocuklarımız nerde olmak, ne yapmak isteyecekler... Keynesyen bir yaklaşımla 'in the long run we are all dead' diyerek biz bu konuyu kendi zamanına bıraktık.  

Çocukların okul ve gidiyorlarsa kurs dışındaki zamanları ise, doğanın içinde, deniz kenarında, ormanda, parkta, evde, tertemiz havayla, hayvanlarla, ağaçlarla, çiceklerle, oyunla, yaşam alanlarına ilişkin sorumluluklarla ve her şeyden önemlisi aileleriyle geçiyor. Hem  çocuk gibi çocuk oluyorlar, hem istedikleri şekilde oynuyorlar, hem sorumluluk alıyorlar, hem de en doğal haliyle bağımsızlıklarını ve güvenlerini perçinliyorlar. Bunların çoğu büyük şehirde  ancak özel bir hafta sonu aktivitesi olur belki; ama burda normalleri, standartları, doğalları. İşte belki de o yüzden, her yer çam olmasına rağmen tohumdan yeni çıkan bir çam görmek bile mutlu ediyor onları... Her yeni çicek heyecanlandırıyor... Papatyaların bitmesi, bahçede at ya da keçi beslenmemesi üzüyor, bahçede keşfettikleri her yeni ot sevindiriyor. İşin güzel tarafı ise bu anlar hiç bitmiyor :)

En sevilen iş sulama...
Yok yok dalından meyva toplama
Kendi kahvaltısını hazırlayanlar


 
Her iş beraber, mantı bile
Analı kızlı salıncak
O satranç oynanacak


Ormanda
Istop!
















Çünkü neden koltukta okusun?




Harçlıklar gitti



Benim kendi adıma en çok önem verdiğim ise, böyle bir yaşam modeli içinde çocuklarla beraber çok zaman geçirmemiz. Onları gerçek anlamda anlamak ve  tanımak için bol bol zaman ayırabiliyor, sorularını dinleyip cevaplayabiliyor, ilgi alanlarını yakından gözleyebiliyor, destekleyebiliyor,  değişimlerine şahit olabiliyor ve vizyonlarının bizimkinin ötesine geçmesi için bol bol sohbet edebiliyoruz. Kendi değerlerini, kendi doğrularını oluşturmaları, farklılıklara saygı duymaları, kendileri olmaları, kendi hayallerini kurup gerçekleştirmeleri, belki de en önemlisi mutlu olup mutlu kalmaları için onlara model olabiliyoruz. Her şeyden önce ise, onları ne kadar çok sevdiğimizi bin kat daha fazla söyleyebiliyor, 1000 kat daha fazla hissettirebiliyor ve amaçsızca gülüp oynayabiliyoruz... 


🙏